<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>fatihiraz.net &#187; Satırarkası</title>
	<atom:link href="http://fatihiraz.net/tag/satirarkasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fatihiraz.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Apr 2012 16:32:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Hz. Musa&#8217;nın mucizesine bilimsel yorum</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/09/23/hz-musanin-mucizesine-bilimsel-yorum/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/09/23/hz-musanin-mucizesine-bilimsel-yorum/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Sep 2010 17:40:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[hz.musa]]></category>
		<category><![CDATA[kızıldeniz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1366</guid>
		<description><![CDATA[ABD&#8217;li bilim insanları, Hazreti Musa&#8217;nın Kızıldeniz&#8217;i ikiye ayırmasının bilimsel olarak mümkün olabileceğini söyledi. Kutsal kitaplarda Hz. Musa&#8217;nın denizi ikiye ayırarak İsrailoğulları&#8217;nı kurtulmalarını sağladığı anlatılıyor. Atmosferik Araştırmalar Ulusal Merkezi&#8217;ndeki uzmanlar, bunun mümkün olduğunu ancak olayın Nil deltasında meydana gelmiş olabileceğini düşünüyor. Bölgeye ait, 3 bin yıl öncesine dayanan arkeolojik kayıtları inceleyen uzmanlar, saatte 101 kilometre hızda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://img2.blogcu.com/images/h/o/b/hobiworld/4.jpg" alt="" width="470" height="241" /></p>
<p>ABD&#8217;li bilim insanları, Hazreti Musa&#8217;nın Kızıldeniz&#8217;i ikiye ayırmasının bilimsel olarak mümkün olabileceğini söyledi. Kutsal kitaplarda Hz. Musa&#8217;nın denizi ikiye ayırarak İsrailoğulları&#8217;nı kurtulmalarını sağladığı anlatılıyor. Atmosferik Araştırmalar Ulusal Merkezi&#8217;ndeki uzmanlar, bunun mümkün olduğunu ancak olayın Nil deltasında meydana gelmiş olabileceğini düşünüyor. Bölgeye ait, 3 bin yıl öncesine dayanan arkeolojik kayıtları inceleyen uzmanlar, saatte 101 kilometre hızda ve 12 saat boyunca esen doğu rüzgârının Nil sularının göle ve nehir kanalına doğru geri çekilmesine neden olduğunu söylüyor. Bu doğa olayının 3.2 kilometre uzunluğunda ve 4.8 kilometre genişliğinde bir kara köprüsü oluşturduğuna inanılıyor. Yerbilimci Drews, &#8220;Araştırmalar, olayın gerçek olduğunu gösteriyor&#8221; diye konuştu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/09/23/hz-musanin-mucizesine-bilimsel-yorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beni ben olduğum için&#8230;</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/03/20/beni-ben-oldugum-icin/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/03/20/beni-ben-oldugum-icin/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Mar 2010 15:39:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[muhammed ali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1302</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-full wp-image-1301" title="muhammed ali" src="http://fatihiraz.net/wp-content/muhammed-ali.jpg" alt="" width="603" height="322" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/03/20/beni-ben-oldugum-icin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güllerin Efendisi Çanakkale&#8217;de Onlar da insandı</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/03/14/gullerin-efendisi-canakkalede-onlar-da-insandi/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/03/14/gullerin-efendisi-canakkalede-onlar-da-insandi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Mar 2010 11:01:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[canakkale destani]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1298</guid>
		<description><![CDATA[Kıştan yeni çıkmış ıslak ve bereketli toprak, ilkbahar güneşine göğsünü açmış, bağrında hayatla ilgili ne var ne yoksa hepsini ortaya dökmeye hazırlanırken, Çanakkale&#8217;de nice civanlar daha ölmeden diri diri mezara konuyordu. Bahar, dallarda çiçek çiçek gülerken, analar, kınalı kuzularına, kızlar, gelinler sevgililerine ağlıyordu. Baharın geleneğine uyarak kuşlar, doğacak yavruları için yuvalar yaparken, Çanakkale&#8217;de her gün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm3.static.flickr.com/2577/3821079649_e3036429bb.jpg" alt="" width="500" height="333" /></p>
<p>Kıştan yeni çıkmış ıslak ve bereketli toprak, ilkbahar güneşine göğsünü açmış, bağrında hayatla ilgili ne var ne yoksa hepsini ortaya dökmeye hazırlanırken, Çanakkale&#8217;de nice civanlar daha ölmeden diri diri mezara konuyordu.</p>
<p>Bahar, dallarda çiçek çiçek gülerken, analar, kınalı kuzularına, kızlar, gelinler sevgililerine ağlıyordu. Baharın geleneğine uyarak kuşlar, doğacak yavruları için yuvalar yaparken, Çanakkale&#8217;de her gün yuvalar yıkılıyor, yavrular yetim kalıyordu.</p>
<p>Mum ışığında, kandil ışığında cephedeki evlatlarına elbise dikiyor, çorap örüyordu, yüreği yanık bacılar, analar.</p>
<p>Anadolu fakirdi.</p>
<p>Kahraman Mehmetçikler, kazma, kürek gibi en basit malzemeleri bile geceleri düşmana baskın yaparak temin edebiliyor, geceleri siperlerde örtüsüz yatıyor, kum torbalarından elbise dikiyorlardı.</p>
<p>Gömleksiz göğüslerini siper ediyorlardı, hayasız akınlara</p>
<p>Yaralarını, yedeği olmayan gömleklerini yırtarak sarıyorlardı.</p>
<p>Yokluk her tarafta kendini hissettiriyordu.</p>
<p>Sığınak keresteleri, engel telleri, yıkılan, terk edilen köylerden, evlerden temin ediliyordu.</p>
<p>Mehmetçik sadece düşmanla değil, sinek ordularıyla, yoklukla, salgın hastalıklarla, açlıkla da savaşıyordu.</p>
<p>Lise son sınıf öğrencileri bile cepheye koşuyor, On Beşliler&#8217;in, taze bedenleri, papatyaların, gelinciklerin üstlerine düşüyordu.</p>
<p>&#8220;Öleni ölüyor&#8230; Üç dakikaya kadar öleceğini bildiği halde, en ufak bir çekinme bile göstermeden; bilenlerin elinde Kur&#8217;an, bilmeyenlerin dilinde Kelime-i Şahadet, sıralarını bekliyor ve Cennet&#8217;e girmeye hazırlanıyorlardı.&#8221;</p>
<p>Hücuma kalkmadan önce siperlerde birbirleri ile helalleşiyor, sevdiklerinin yemenilerini boyunlarına dolayarak şimşek hızıyla düşman saflarına dalıyorlardı.</p>
<p>Gezginci kaleler denilen dev gemilerden devamlı salvo ateşleri yapılıyor, top mermilerinin patlamasıyla göklere savrulan gövdeler, garip gölgeler oluşturuyordu kanlı sırtlarda.</p>
<p>Güneşler, Mehmet, diyerek batıyor, mehtap, akşamları mor bulutların arasından Mehmet, diye doğuyordu.</p>
<p>Ve ateşi gittikçe yükselen bir cehenneme dönüyordu, Çanakkale.</p>
<p>Bu durum, yardım istenecek durumdu.</p>
<p>Ama böyle zor bir zamanda kimden yardım istenebilirdi?</p>
<p>Kim yardıma gelirdi?</p>
<p>Bütün bir Anadolu kadınıyla, erkeğiyle, askeriyle, komutanıyla tek yürek olmuş dualar ediyordu.</p>
<p>&#8220;Ey yerlerin ve göklerin Rabbi! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen, bütün buraları bu millete verdin. Yine onlar da bırak! Çünkü böyle güzel yerler ve şu nimetler, seni takdis ve senin yüceliğini tasdik eden bu millete mahsustur.&#8221;</p>
<p>Hele Bir gün&#8230; Fransızlar amansız bir saldırıyla, siperlerimizi bir bir geçmeye başlarlar. Çiğnenen sadece toprak değildir. O toprağı çiğneyerek geçenler Mehmetçiklerin analarına, bacılarına, mabetlerine koşuyordu. Namusa değecekti namahrem eli.</p>
<p>Gelibolu geçilirse ne vatan kalırdı, ne de kitap.</p>
<p>Sonrasını, Yüzbaşı Doktor Hikmet Arda anlatıyor;</p>
<p>&#8220;Ben yaralılarla uğraşırken bir anda etrafımızı Senegalli siyahî askerler sardı. Sonumuzun geldiğini düşündüm. Askeri gücümüz bozulmuş, birliğimiz dağılmış ve geri çekilmeye başlamıştık. Siperler ağır ağır boşalıyordu. Bu ise büyük bir felaket demekti, çünkü Alçıtepe düşebilirdi.</p>
<p>İşte o anda, eşi vefat ettiği için on üç yaşındaki öksüz oğlu Emrullah da hep yanında olan binbaşı Lütfi Bey, kılcını havaya kaldırarak gök gürler gibi;</p>
<p>&#8220;Yetiş ya Muhammed! Kitabın elden gidiyor &#8221; diye bağırarak, düşman hatlarına doğru koştu.</p>
<p>Bu sesi duyan askerlerimiz yeniden toparlanıp Binbaşı&#8217;nın ardınca düşman saflarına saldırdı. Kereviz Dere&#8217;yi &#8220;Allah! Allah!&#8221; nidaları, Afrikalıların feryatları inletti.</p>
<p>2. Alay&#8217;ın askerleri bulutlar gibi denize doğru akıp gittiler. İşte o an Çanakkale harbi kazanıldı. Alçı Tepe kurtarıldı.&#8221;</p>
<p>İşte o an&#8230; Bulutlar, süvari birlikleri gibi oradan oraya koşmakta, gökyüzünde yeşil kuşlar uçmaktadır.</p>
<p>&#8220;Mehmetlerin ardında koca bir kâinat</p>
<p>En üst düzeyde savaş alarmına geçmiştir.&#8221;</p>
<p>Bulutlar sevkiyatta, rüzgârlar harp halindedir.</p>
<p>Merhum Necip Fazıl&#8217;ın Maraş müdafaası için dediği gibi; madde ruhun emrine girmiş, kan, ateşi yutmuş, kemik, çeliğe direnmiş, şehitlerin ruhları tunçtan duvar örmüştür, Çanakkale&#8217;de.</p>
<p>Kaybetme kuşağında gelmiştir, zafer. Hem de milletçe çok ihtiyacımız olduğu bir zamanda.</p>
<p>Yıllar var ki bütün cephelerde art ardına hep bozgunlar yaşıyor, hiç zafer yüzü görmüyorduk.</p>
<p>Ve Çanakkale geçilemez.</p>
<p>Çanakkale, daha henüz her şeyin bitmediğini gösteren bir umut meşalesi olur.</p>
<p>Sadece Anadolu insanı değil, bütün dünya Müslümanları sevinç gözyaşları döker.</p>
<p>Çanakkale Savaşı&#8217;ndan on üç yıl sonra 1928&#8242;de Osmanlının son devir âlimlerinden Cemal Öğüt Hoca, hacca gider.</p>
<p>Mekke&#8217;den sonra Medine&#8217;ye de uğrar.</p>
<p>On yıl kadar önce bıraktığımız Medine mahzundur. Mor bulutlar çatılıdır gökyüzünde. Çöl aslanı Fahreddin Paşa&#8217;nın İngilizlere esir giderken gümüş parmaklığına yaslanıp;</p>
<p>&#8220;Ya Rasulullah! Ben seni korumak için gelmiştim ama beni de korumak sana düştü&#8221; diyerek gözyaşları içinde bıraktığı mahzun türbenin emektar türbedarı ise hala görevinin başındadır. Bu nur yüzlü türbedarın Osmanlı&#8217;ya olan derin saygısı Cemal Hoca&#8217;nın dikkatini çeker.</p>
<p>Bir gün; &#8220;Sizde Osmanlı&#8217;ya karşı derin bir muhabbet görüyorum, bunun özel bir sebebi var mı?&#8221;diye sorar. Nurani türbedar daldığı derin uykudan uyanır gibi başını kaldırarak;</p>
<p>&#8220;Allah ve Rasulü&#8217;nün sevgisi, Osmanlı&#8217;yı sevmemi gerektirir,&#8221;der.</p>
<p>Hoca tatmin olmaz.</p>
<p>Hoca bir sırrın varlığını fark ederek, ısrar eder.</p>
<p>Türbedar; &#8220;1915&#8242;in hac mevsimi idi.&#8221; diye başlar söze.</p>
<p>Ağır ağır, tane tane konuşur.</p>
<p>Kelimeler bir alev topu gibi dökülür dudaklarından;</p>
<p>&#8220;Çanakkale&#8217;de kanlı savaşlar oluyordu. O yıl hacca gelenlerin içinde Hindistan ulemâsından, âlim, zahit, keşfi açık bir Allah dostu da vardı.</p>
<p>Bu zat sohbetlerinde ağlıyor, namazlarında ağlıyor, yolda yürürken ağlıyordu.</p>
<p>Gece gündüz ağlıyordu.</p>
<p>Nurani yüzü her daim mahzundu. Bir gün dayanamayıp sordum;</p>
<p>&#8220;A be efendim! Neden bu kadar ağlıyorsunuz, Güllerin Efendisi&#8217;nin yanındasınız bu sizi sevindirmesi gerekmez mi? dedim. Dolu dolu gözlerle yüzüme bakarak;</p>
<p>&#8216;Ben nice senelerin hasretiyle geldim buralara. Kâinat&#8217;ın Efendisi&#8217;nin kokusunu, ruhaniyetini ta Hindistan&#8217;dan alırdım. Şimdi buralara geldim, Efendim&#8217;in Kabr-i Şerifi başındayım, ama Hindistan&#8217;da aldığım feyiz ve nuranîliği burada bulamadım. Bu ne hâldir, diye düşünüyorum, acaba bir günah mı işledim, bir suçum mu var? Efendim benim üzerimden himmetini çekti mi? Ya da Efendim, burada değil, burada olsa onu hisseder, onun ruhaniyetinden bereketlenirdim. Bu hâl beni perişan etti&#8230;İşte ızdırabımın sebebi budur.&#8217; dedi.</p>
<p>Hindistanlı bu Hak dostunun anlattıkları çok dokunmuştu bana. İçime bir ateş düştü. Rasulullah türbesinde olmayabilir miydi?</p>
<p>Dikenli bir yolda yürüyor gibi yaralanmıştı yüreğim. O gece sabaha karşı rüyamda Güllerin Efendisi(s.a.v)&#8217; i gördüm. Gül yüzü pek mahzundu. Utancımdan gündüz konuştuğumuz konu hakkında bir şey soramadım. Ama O (s.a.v) buyurdular ki;</p>
<p>&#8220;Evet, hissedilen doğrudur, çok zor durumda bulunan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı.</p>
<p>Ben şimdi Medine&#8217;mde değilim, Çanakkale&#8217;deyim!&#8221;</p>
<p>Harun Tokak &#8211; Yeni Şafak<br />
14.03.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/03/14/gullerin-efendisi-canakkalede-onlar-da-insandi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Faiz ve kâr karşılaştırması</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/06/17/faiz-ve-kar-karsilastirmasi/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/06/17/faiz-ve-kar-karsilastirmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jun 2008 17:01:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/?p=878</guid>
		<description><![CDATA[Faiz; üretim sürecinin başında, üretim sürecinden bağımsız olarak tek başına sermaye için öngörülen sâbit ve hayalî bir gelirdir. Faiz, ortada gerçekleşmiş herhangi bir hâsılat olmadan, doğmuş gibi düşünülen veya doğacağı farz edilen hayalî bir gelirin sermaye adına tahsis edilmesidir. Faiz, sermayeye oranlanan bir gelirdir. Bu, sermayenin, belli bir müddet sonra kayıtsız ve şartsız belirlenen miktar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3101/2576439561_e1ba2aa7cb.jpg?v=0" alt="" width="300" height="450" /></p>
<p>Faiz; üretim sürecinin başında, üretim sürecinden bağımsız olarak tek başına sermaye için öngörülen sâbit ve hayalî bir gelirdir. Faiz, ortada gerçekleşmiş herhangi bir hâsılat olmadan, doğmuş gibi düşünülen veya doğacağı farz edilen hayalî bir gelirin sermaye adına tahsis edilmesidir.<br />
Faiz, sermayeye oranlanan bir gelirdir. Bu, sermayenin, belli bir müddet sonra kayıtsız ve şartsız belirlenen miktar kadar gelir getireceğine karar vermektir. Bu karar ne derece sağlıklıdır? Tek başına sermaye gelir getirmeye muktedir ise, acaba kasada veya yastık altında bekleyen bir nakdî sermaye neden gelir getirmez? Eğer sermaye tek başına üretken değilse ve ona emeğin/teşebbüsün eşlik etmesi gerekiyorsa, böyle bir eşleşmede neden sermayenin payı önceden belirlenirken emeğin payı belirlenmez ve onun payı hep askıda bırakılır? Neden bütün riskler hep teşebbüse/emeğe yüklenir? Hâlbuki gerçek üretken olan üretim faktörü hazır ve dinamik olan taze emektir; &#8216;birikmiş&#8217; ve &#8216;donuk emek&#8217; demek olan sermaye değildir. </p>
<p>Faizin en önemli ekonomik sonuçlarından birisi gelir dağılım dengesini bozması ve onu tesadüflere bırakmasıdır. Toplumu biri sermaye sahibi diğeri faizli kredi kullanan müteşebbis olmak üzere iki kişiden oluşmuş farz edelim. Faiz oranı % 10 olarak belirlenen bu toplumda yıl sonu gerçekleşen milli gelir büyüme oranı % 5&#8242;de kalırsa bu toplumda gelir dağılım dengesi sermaye lehine ve emek/teşebbüs aleyhine % 5 oranında bozulmuş demektir. Çünkü milli gelirden sermaye %10 alırken, emek/teşebbüs faktörü %5 almış olacaktır. Bu paylaşımda sermayenin ve emek/teşebbüsün fiyatları arz ve talep şartlarına göre değil, miyop (uzağı/geleceği görememe) hastalığına sahip olduğu halde insanların sermayeye %10 pay biçmelerinden kaynaklanmıştır. </p>
<p>Diyelim ki faiz oranı % 5 olarak belirlendi ve büyüme oranı % 10 olarak gerçekleşti. Bu durumda da gelir dağılım dengesi sermaye aleyhine bozulmuş demektir. Gelirin doğup doğmayacağını, doğacaksa bile ne kadar olacağını önceden kestirmek hiçbir zaman mümkün olmadığından, önceden belirlenmiş bir faiz haddi sonuçta mutlaka iki taraftan birini haksızlığa uğratır.<br />
Şu halde faiz, her defasında farklı sonuç veren, onu alan veya ödeyen adına bazan eksik bazan fazla tartan, bozuk bir terazi gibidir. </p>
<p>Faiz, gelecekte ne olacağını bilmeden hayalî ve doğmamış bir gelirin paylaşımı anlamına geldiğinden bu hayalî gelir paylaşımı üretim sürecinin sonunda gerçeklerle yüz yüze gelindiğinde iki taraftan birini hayal kırıklığına uğratacak ve gelir dağılımında beklenmeyen sonuçlarla karşılaşılacaktır.<br />
Faiz, sermayeye üretim sürecinden bağımsız olarak tahsis edildiğinden, onun kullanıldığı işin zarar etmesi halinde de ödenir. Mesela, yukarıdaki örneğe dönecek olursak, diyelim ki milli gelir 100 liradan ibaret ve bu 100 lira bir işte kullanılmak üzere %10 faizle kredi olarak kullanılsın. Bu işte verimin %10&#8242;dan az olduğu her durumda emek/teşebbüs iflas ettiği gibi, sermayeden de zarar edildiği yani 100 liranın diyelim 90 liraya düştüğü durumda da sermaye sahibine dönem sonunda 110 lira ödenecektir. Emek/teşebbüs sahiplerinin iflasa sürüklendiği, milli gelirin düştüğü bu durumda bile sermaye sahipleri büyümeye devam eder. Bu büyümenin, bedendeki genel küçülmeye ve zayıflamaya karşılık organlardan birinin kontrolsüz büyümesinden, başka bir ifadeyle sonu ölüm olan kanser hastalığından bir farkı var mıdır? </p>
<p>Diğer taraftan 110 lira borç, sermaye sahiplerine muhakkak ödeneceğinden milli gelirin düştüğü bu durumda bu borcu ödemenin dış borç almaktan başka bir yolu yoktur. Milli gelir bazında emek/teşebbüs tarafında arzın düştüğü (90 lira), sermaye tarafında talebin 110 liraya çıktığı bu durumda ortaya çıkan diğer önemli sonuç da talep enflasyonudur. Türkiye&#8217;de milli gelirinin düştüğü kriz zamanlarında iç ve dış borç yükünün sürekli artması işte bundandır. </p>
<p>Kâra gelince; o, üretim sürecinin sonunda elde edilen net hâsılattır. Kâr, kapitalist sistemde olduğu gibi, net hâsılattan müteşebbisin/emeğin aldığı pay olduğu gibi, aynı zamanda o işte kullanılmış olan sermayenin de payıdır. </p>
<p>Kâr, sermayeye, onun kullanıldığı üretim sürecinin sonunda ve doğmuş, gerçekleşmiş olan net hâsılattan verilen bir paydır. Faiz, sermayeye oranlanırken, kâr doğmuş olan net hâsılata oranlanır.<br />
Nakdî sermayeye verilecek kâr oranı, doğmuş olan hâsılatın belli bir yüzdesi olarak belirlendikten sonra, bu kâr daha sonra sermayeye oranlandığında sermaye getiri haddini gösterir. Bu haddin piyasa cari faiz haddine eşit veya yakın olması, bu kârın faizle aynı olması anlamına gelmez. İşte buradaki kâr haddi, mevcud piyasa şartlarında faizin gördüğü tüm fonksiyonları görür. Örneğin, her hangi bir yatırımda sermaye sahipleri alacakları kâr oranını, yani sermayelerinin fiyatını buna göre belirleyebilirler.<br />
Şu halde faizsiz bir ekonomi, sermayenin fiyatının sıfır olduğu bir ekonomi demek değildir. Faizsiz ekonomide sermayenin fiyatı, geçmiş dönemde sermayenin gerçekleşmiş net hâsılattan aldığı payın sermayeye oranlanması ile belirleneceğinden, bu fiyat faizdeki gibi hayalî değil, gerçek bir fiyat olacaktır.   </p>
<p>Net hâsılata oranlamış bir gelir olan kârın oranı tarafların karşılıklı rızası ile; başka bir ifadeyle, arz ve talep şartlarına göre belirlenir. Meselâ, kârın (net hâsıla) % 50&#8242;si sermaye sahibine % 50&#8242;si müteşebbise şeklinde olabileceği gibi; sermaye arzının düşük, talebinin yüksek olduğu durumlarda bu oranlar %60 sermaye sahibine %40 müteşebbise şeklinde de belirlenebilir. Şu halde faizsiz sistemde kâr sistemi, faizin gördüğü bütün fonksiyonları, onun sebep olduğu olumsuzlukların hiç birine yol açmadan gördüğü gibi, piyasa sisteminin ruhuna faizden daha uygundur. </p>
<p>Kâr sistemi, bir iş akdinde sermaye ve emeklerini birleştiren kişilerde dürüstlük, doğruluk, güvenilirlik ve profesyonellik gibi evrensel insanî ve ahlâkî değerler gerektirir. Bu değerlerin olmadığı yerde kâr sistemi yaşayamaz ve orada faiz bütün acımasızlığı ve olumsuz sonuçları ile hüküm sürmeye başlar. Başka bir ifadeyle; faiz, olgunlaşamamış toplumların mahkûm olduğu geri bir sistemi temsil eder. Faiz, işte bu durumlarda kârın göremediği fonksiyonları görür. </p>
<p>Bunu bir örnekle açıklayalım: Çin asıllı Chun Gou Ma adında Müslüman bir öğrencim, atalarının Türklerden daha önce Müslüman olduğunu ve İslam&#8217;ı son asırlara gelinceye kadar rahatça yaşadıklarını söylüyor. Anlattığına göre, dedesi koyunlarını işine güvendikleri bir çobana teslim eder ve dönem sonunda yeni doğan kuzuları aralarında yarı yarıya (%50 mal sahibine %50 çobana) paylaşırlarmış. Elde edilen hâsılat böylece dengeli bir şekilde paylaştırılırmış. Bu sistem asırlar boyu bu şekilde uygulanmış. Ancak zamanla çobanlar mal sahibinin iyi niyetini kötüye kullanarak koyunların fazla kuzulamadığı veya telef oldukları gibi gerekçelerle çok az sayıda kuzu vermeye başlamışlar. Çobanların dürüstlük, doğruluk, güvenilirlik gibi meziyetleri kaybetmesi üzerine mal sahipleri ister istemez çobanlardan sayısı önceden belirlenen miktarda kuzu (meselâ 100 koyuna 50 koyun) talep etmek zorunda kalmışlar. Böylece bozulan ahlak, faiz sistemini egemen kılmış. </p>
<p>İslâmî açıdan kâr, üretimde kullanılan nakdî sermayenin bu üretimden elde ettiği ve sermayenin miktarından bağımsız olarak,   net hâsılaya oranlanan bir gelirdir. Aynı zamanda kâr, müteşebbisin toplam gelirin toplam gideri aşması ile elde ettiği ve onun emek/teşebbüsünün karşılığı olan bir gelirdir. Kârın bu ikinci tanımında İslâm ile kârı çoğunlukla bu şekilde tanımlayan kapitalizm hemfikirdir.<br />
Nakdî sermayenin getirisine İslâmî bakış ile kapitalist bakış arasındaki fark şudur: İslâm nakdî sermayenin getirisini doğrudan üretimle ilişkilendir ve onu net hâsılaya oranlar. Sermaye ve teşebbüs erbabı doğan sonucu (pozitif veya negatif) aralarında önceden belirledikleri oran üzerinden paylaşırlar. Aralarında kader birliği vardır ve kazanırken de kaybederken de beraberdirler. Kapitalizm ise sermayenin getirisi (faiz) ile üretim arasındaki ilişkiyi keser ve onu doğrudan sermayeye oranlar. Net hâsıla beklenenden az olduğunda emek/teşebbüs erbabı zararda; beklenenin üstünde bir net hâsılada ise sermaye erbabı zarardadır. Bu yüzden sermaye grupları ile üretken gruplar arasında bağ yoktur; birbirlerine yabancılaşmışlardır. Birinin gülmesi diğerinin ağlamasına bağlıdır. İkisinin de ortak kaderi yaşaması söz konusu değildir. </p>
<p>Para bir mal mıdır? Faiz temeline oturtulan kapitalist sistemde para bir mal gibi görülür ve ona değer biçilir. Dolayısıyla onun bugünkü ve yarınki değeri değişir. Faiz, paradaki zamana bağlı bu değer değişiminin geçmişteki verilerden yola çıkarak gelecek adına tahmini bir ölçüsüdür. Şu halde kapitalist sistemde mal ve hizmetlerin değişmez bir değer ölçüsü yoktur; paranın da ayrı bir mal gibi görülmesiyle, takas ekonomisinde olduğu gibi, para, mala ve hizmetler birbiriyle karşılaştırılır durur. Kâr esaslı ekonomide ise para sadece bir değer ölçüsüdür; ona değer biçilmez, tersine mal ve hizmetlerin bugünkü ve/ya yarınki değeri onunla ölçülür. </p>
<p>Faiz ile kâr benzerliği.Faiz ile kâr, nakdî sermayenin getirisi olmaları yönüyle birbirine benzer. Ancak faiz, bugünkü ve gelecekte beklenen ekonomik koşullara göre sermayenin yarınki getirisini tahmin etme esasına dayanır ve bu tahmin hemen her zaman yanlış çıktığı için onu ödeyen veya alandan birini mutlaka zarara uğratır.   Sonra bozuk ve sakat doğan bu kriter (ki buna sermaye getiri haddi veya iskonto oranı denir), aynı şekilde bugünkü ve beklenen ekonomik koşullara göre yeniden tahmin edilerek uygulanır ve yine değişik oranlardaki sapmalarla iki taraftan birini öbürü aleyhine incitmekten geri kalmaksızın yoluna devam eder. Yani faiz, bir iskonto oranıdır ama hiçbir zaman hak ve adalet dengesini kuramayan bozuk, hayalî, ayağı hiç yere basmayan bir ölçü birimi gibidir. Dolayısıyla onun objektif bir piyasa fiyatı olduğunu iddia etmek doğru değildir. </p>
<p>Kâr ise, nakdî sermayenin katkıda bulunduğu doğmuş-gerçekleşmiş net hâsılanın bir oranı olduğu için sermayenin gerçek bir getiri oranı olarak sağlıklı bir ölçü olarak doğar. Bireysel olarak gerçekleşen bu kâr oranları sonra ilgili sektörde ortalama bazda piyasa kâr oranını oluşturur. İşte bu gerçek, sağlam ve sağlıklı kâr hadleri, nakdî sermayenin gelecekteki getirisinin yani kâr oranının belirlenmesinde yardımcı olur. Evet, bu noktada kâr haddi faizinin fonksiyonunu görerek ona ihtiyaç kalmamasını sağlar ve faizsiz ekonominin olabileceğini, fiilen de olduğunu kanıtlar. </p>
<p>Diğer taraftan, burada kâr haddi, faiz haddi gibi fonksiyon gördüğünden onun yanlışlıkla faize benzetilmesine sebep olur. Oysa kâr haddi faizden ayrılır ve nakdî sermayenin gelecekteki getirisini ya doğacak net hâsılaya bağlar ya da onu bir varlığa (asset) endeksleyerek o varlıktaki değer artışından payını alır. Yani kâr, faizdeki gibi, paranın zaman değeri (time value of money)   olarak hayalî bir şekilde belirlenmez; fakat bağlandığı varlığın değerindeki değişmeden payını alır. Bu değer değişimi çoğunlukla peşin mala uygulanan vadeli fiyatın daha yüksek olmasından kaynaklanır. Vadeli fiyatın yüksek olmasının ise makul birçok sebebi vardır.   Başka bir ifadeyle, bugünkü 100 lirayı yarınki 110 lira ile değişmek hiçbir şekilde makul ve haklı değil iken, bugünkü değeri 100 lira olan bir mal vadeli fiyatla 110 liraya satılabilir. Burada değeri değişen maldır. 100 liranın 110 liraya satılması ise bugünkü 1 metrenin yarınki 110 cm ile değişmesi kadar anlamsız ve haksız bir uygulamadır. </p>
<p>Faiz ile kârın birbirine en fazla yaklaştığı bu durumda da her iki getiri türü birbirinden ayrılır. Şöyle ki: 100 liranın 110 liraya vadeli satılması halinde bir ölçü birimi diğeri karşılığında anlamsız bir şekilde farklı bir miktarda değiştirilmiş olur ki, bu, bugünkü 1 metrenin yarınki 110 cm ile değiştirilmesinden farklı değildir. Oysa bugünkü değeri 100 lira olan bir mal satıcı ile alıcı arasındaki bir pazarlık sonucu vadeli 110 liraya satıldığında burada değeri değişen ve ölçülen şey maldır. Malın değeri ise her koşulda ve durumda değişebilir. Bir ölçü birimi olan paranın ise bir mala endekslenmeden değerinin bugünden yarına bir lastik gibi değişmesi onun para fonksiyonuna aykırıdır. </p>
<p>Faizsiz bir ekonomide sermayenin fırsat maliyeti, gerçekleşmiş kâr haddi ile gelecekte beklenen ekonomik koşullara göre belirlenen beklenen kâr oranıdır. Görüldüğü gibi, faizsiz ekonomi sermayenin fiyatının -veya fırsat maliyetinin- sıfır olduğu bir ekonomi değildir. Beklenen kâr oranı, ortaklığa dayalı üretim faaliyetlerinde net hâsılanın bir oranı, vadeli satışlarda da vade farkıdır. Vade farkı ise sermayenin bir oranı değil, malın vadeli satışından kaynaklanan fiyat farkıdır. Burada değeri değişen nakdî sermaye değil, onun endekslendiği maldır. Malın vadeli satışından kaynaklanan fiyat farkı mala bağlanan nakdî sermayenin getirisi yani kârı olur. </p>
<p>Faiz mekanizmasının en önemli çıkmazı şuradadır: Hayatın sürprizlerle dolu olması sebebiyle insanoğlu gelecekle ilgili hiç bir konuda kesin konuşamaz ve daima esneklik ve olasılık çerçevesinde değerlendirmeler yaparken, bunun tek istisnası sermayeye işletilen kesin ve sabit bir gelir olan faiz mekanizmasıdır. </p>
<p>Prof.Dr. Ismail OZSOY<br />
Professor of Economics<br />
Department of Economics<br />
FATIH UNIVERSITY<br />
34500 ISTANBUL, TURKEY</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/06/17/faiz-ve-kar-karsilastirmasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Süleymaniye Camii&#8217;nin Esrarı</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/05/06/suleymaniye-camiinin-esrari/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/05/06/suleymaniye-camiinin-esrari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 May 2008 17:46:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[mimar sinan]]></category>
		<category><![CDATA[Suleymaniye camii]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2008/05/06/suleymaniye-camiinin-esrari/</guid>
		<description><![CDATA[Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan’a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni’nin canını sıkmıştı. Sinan’ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan’a. Kanuni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan’a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni’nin canını sıkmıştı. Sinan’ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan’a.</p>
<p style="text-align: center"><img width="500" src="http://farm1.static.flickr.com/72/191132704_9be2426c8f.jpg?v=0" height="332" style="width: 500px; height: 332px" /></p>
<p>Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye’ye gitti. Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle ‘’ Bu ne iştir Mimarbaşı ‘’ diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan’ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu’nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni’de , Sinan’ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı. Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı. Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi… Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı.</p>
<p>Süleymaniye’nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. Tekrar altını çiziyorum, bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.</p>
<p>Son bir şifre daha var..</p>
<p>Hani oyuklar var dedim ya isin bir odada toplanmasını sağlayan , hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye’nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.</p>
<p>Bu düşüncelere durgunluk verecek sanat eseri karşısında insanın Da Vinci&#8217;nin şifresi de neymiş diyesi geliyor&#8230;</p>
<p>kaynak: <a href="http://www.kadincakararinca.com/">www.kadincakararinca.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/05/06/suleymaniye-camiinin-esrari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>18</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Niye Zahmet Buyurdunuz Ya Rasulullah</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/03/20/niye-zahmet-buyurdunuz-ya-rasulullah/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/03/20/niye-zahmet-buyurdunuz-ya-rasulullah/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Mar 2008 16:00:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kıssa, Mesel]]></category>
		<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[canakkale destani]]></category>
		<category><![CDATA[yarbay hasan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2008/03/20/niye-zahmet-buyurdunuz-ya-rasulullah/</guid>
		<description><![CDATA[&#160; 25 Nisan kara cikartmasi tum siddetiyle devam ediyordu.Bahara daha yeni yeni merhaba diyen guzelim deniz kiyisi ve fundaliklar simdi insanlarin kanlarina bulaniyor, top mermilerinin havaya kaldirdigi toz toprakla adeta Gelibolu`nun yuzey sekli degisiyordu.Osmanli Ulkesinin dort bir yanindan buralara savasmak icin gelen nice Mehmetcik vardi. Gelibolu kara savaslarinin basladigi bu ilk gunlerde , yarimadanin guneyinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center">&nbsp;</p>
<p style="text-align: center"><img width="375" src="http://farm3.static.flickr.com/2269/2346825553_2f65876155.jpg?v=0" height="500" style="width: 375px; height: 500px" /></p>
<p>25 Nisan kara cikartmasi tum siddetiyle devam ediyordu.Bahara daha yeni yeni merhaba diyen guzelim deniz kiyisi ve fundaliklar simdi insanlarin kanlarina bulaniyor, top mermilerinin havaya kaldirdigi toz toprakla adeta Gelibolu`nun yuzey sekli degisiyordu.Osmanli Ulkesinin dort bir yanindan buralara savasmak icin gelen nice Mehmetcik vardi.</p>
<p>Gelibolu kara savaslarinin basladigi bu ilk gunlerde , yarimadanin guneyinde ileri hatlarda bulunan 26.Alayin taburlari , karsilarindaki , kendilerinden 9 misli kalabalik askere karsi mucadelelerini kahramanca surduruyorlardi.</p>
<p>Anlatacagimiz olayin kahramani Yarbay Hasan bey birliginin tam onunde atiyla ilerliyordu . Bu vaziyette Kilitbahir koyunun tam ortasindaki meydan cesmesine kadar gelmislerdi.Bu koy meydaninda diger koylerdekilerden pek bir farki yoktu. Meydana gelen ilginc bir hadise Yarbay Hasan Bey´in dikkatini cekti.<br />
Uzeri yara bere icerisinde olan , vucudundaki tuylerinin buyuk bir kismi dokulmus , adeta iki buklum bir kopek cesmenin yalagina dogru yanasmaya basladi .Onun bu feci halini goren su basindakiler hayvani cesmeye yaklastirmadilar ve uzaktan tas atarak yanlarindan kovdular. Cesmeye yaklasip su icemeyecegini goren zavalli hayvan tam boynunu bukmus oradan uzaklasirken olayi saniye saniyesine takip eden Yarbay Hasan Bey hemen atindan indi ve hayvanin yanina yaklasti. Kopegin uzerindeki yaralar ve yaralardan akan irinlere aldirmadan onu kucakladi ve dogru cesmenin yanina goturdu . Once guzelce susuzlugunu giderdi kopegin , ardindan bir bir yaralarini temizledi..Az sonra karnini da doyurup havani yanina alarak oradan uzaklasti.Simdi birliginin basindaydi Hasan bey ve aldigi emre uyarak Kerevizdere Cephe`sine gidiyordu.<br />
O gunden sonra Hasan bey bu kopegi bir daha hic yanindan ayirmadi .Adini Canberk koymustu .Canberk kisa zamanda bu yeni hayatina alisti . O Mehmetciklerin yanindan hic ayrilmiyor ,onlarla birlikte en siddetli catismalara katiliyor , top gülleri etrafta patlarken kahraman turk askeri ile birlikte dusman spirlerine atliyordu.Kisa zamanda tam manasiyla iiylesmisti Canberk.Tuyleri yeniden cikmaya baslamis , tum yaralari kapanmisti.</p>
<p>Askerler Komutanlari Hasan Beyin bu kopege neden bu kadar ilgi gosterdigini merak ediyorlardi.Bir gun bir tanesi dayanamayip sordu :<br />
&#8221; Efendim bu kopege neden bu kadar itina ediyorsunuz ? &#8221;<br />
&#8221; Evet, itina ediyorum ,cunki Cenabi Hakkin yarin kiyamette bana bu kopege neden merhamet etmedin ? ..diye sormasindan korkuyorum .</p>
<p>Bu bolgeye sevk olunali uzun bir sure olmustu.Hemen hergun bitmek tukenmek bilmeyen carpismalara katiliyorlardi.Ozellikle Fransizlarla carpismalarindan girtlak girtlaga birbirlerine giriyorlardi. Dusmanin sayisi cok fazlaydi neredeyse ardi arkasi kesilmiyordu. Bazi geceler Turk siperlerine ani baskinlar duzenliyorlardi.Ama Canberk geceleri gozunu neredeyse hic kirpmiyor ve gece baskinlarini , ortaligi velveleye veren havlamalarini ile hemen haberdar ediyordu.</p>
<p>11 Temmuz gunu de sabahtan itibaren siddetli siper carpismalari ile basladi.Once Fransizlar taaruza kalktilar .Mehmetcik zorlansa da bu hayasizca akini puskurtmesini bilmisti.Derken bu kez de Mehmetcik taarruza gecti ve dusmani saklandiklari siperlerinden sokmeye muvaffak oldu.Dusman geri siperlere dogru kaciyordu. Mehmetcik bu siper savasinida kazanmisti .Ortalik Fransiz askerlerinin cesetlri ile doluydu.Mehmetcikler ortalikta kosuyor kimileri yarali olan arkadaslarini sargi yerlerine yetistirmeye calisirken kimileri de sehit olan arkadaslarinin defin isleri ile ugrasiyordu.</p>
<p>Hasan Bey`de askerlerinin arasinda onlarin bu faaliyetlerini izliyor gerekli direktifleri veriyordu.O sirada bir Fransiz askeri dikkatini cekti.Olu gibi boylu boyunca yatan askerde hafif bir kipirdama olmustu.Hasan Bey askerin yarali oldugunu dusundu.</p>
<p>Eger yarali ise hemen hastaneye kaldirilmaliydi . Osmanli askeri , karsidaski bile olsa eger yardima muhtacsa ona elini uzatmasini bilirdi. Hasan Bey de dininden aldigi bu yuce ahlak ve sefkat hisleri ile , yerde yatan Fransiz askerine dogru yaklasti tam yarasi var mi ? diye ona dogru uzanmistiki , hic bir yarasi olmadigi halde ölu numarasi yapan ve bir elinde kamasi ile bekleyen kalles dusman askeri, elindeki kamayi Yarbay Hasan Beyin gogsune sapladi .Hasan Bey derin bir ahh cekerek yere yikilivermisti.Saskinlik icerisinde ne oldugunu anlayamayan Mehmetcikler hadiseye mudahele ettiler ama gec kalmislardi .Komutanlari yerde yatiyor yarasindan oluk gibi kan akiyordu.Yanina yaklasan askerlerine fisilti halinde &#8221; Allah sahidimdir ki bu Fransiza kotu bir niyetle yaklasmadim .&#8221; dedigi duyuldu.</p>
<p>Uzaklardan bir havlama sesi duyuldu.Askerler sesin sahbini iyi taniyorlardi.Canberk olanca hiziyla oraya geldi ve velinimetini o halini gorunce hemen yanina cokuverdi. Sahibinin ellerini yaliyor , kalkmasini istiyor ,adeta gozlerini onun gozlerinden ayirmiyordu .Derken alay imami da geldi.Hasan Beyin yaninda Kuran okumaya basladi .Daha yeni baslamisti ki , Hasan Bey birden bire ; Imam efendi &#8221; LA HAVLE VELA KUVVETE ILLA BILLAHIL ALIYYIL AZIM &#8221; duasini 33 kere okuyunuz dedi.Imam efendi okurken Hasan Bey de bunu tekrar etmeye calisiyordu .</p>
<p>Artik Hasan beyin gozleri bugulanmaya , o guzel cehresi solmay abaslamisti. Birden silkinir gibi oldu .Gozleri sanki yanindakileri degilde ufku takip ediyordu.Sonra basini yanindakilerine cevirmeden gozleri hala oteleri takip eder bir vaziyette fisiltiyla &#8221; Beni ayaga kaldiriniz &#8221; dedi. Askerleri , komutanlarinin bu son emrine de hemencik uygular ve Hasan beyin koltuklarina girerek kaldirdilar.Ustu basi kan icinde son anlarini yasamakta olan Yarbay Hasan Bey &#8221; LA ILAHE ILLALLAH MUHAMMEDUN RESULULLAH &#8221; dedi . Yuzunde derin bir tebessum olusmustu .Ve bu vaziyette iken dudaklarindan su sozler dokuldu .</p>
<p>&#8221; Niye Zahmet Buyurdunuz Ya Rasulullah &#8221;</p>
<p style="text-align: center"><img width="500" src="http://farm3.static.flickr.com/2246/1716397456_fbbee8f584.jpg?v=0" height="266" style="width: 500px; height: 266px" /></p>
<p>Bu sozler Hasan Beyin son sozleri olmustu .Kahraman komutan , askerlerinin kollari arasinda yigildi.Aslinda bu bir yigilma degil ,Kainat Efendisiyle birlikte ötelere dogru kanatlanmaydi. Oradaki tum Mehmetcikler gozlerinden akan sicim gibi yaslarla oylece kalmislardi. Uzun sure kipirdayamadilar. Derken iclerinde toparlananlar , komutanlarini buraya , sehit edildigi yere gommeleri gerektigini soylediler.</p>
<p>Mehmetcikler oncelikle yere uzattiklari Hasan Beyin uzerine bir Turk Bayragi orttuler.Sonrada hemen oraciga bir mezar kazmaya basladilar.Onlar bu islerle ugrasa dursun Hasan Beyin bir nebze olsun ayrilmayan Canberk`de Hasan beyin uzerine ortulen bayragin altina girmis , bir Kitmir gibi onun ayaklarinin yanina uzanmisti.Askerler kazma isini bitirince dualarla bayragi actilar.Hasan beyin naasini alacak ve ebedi istirahatgahina yerlestireceklerdi .Canberk´i kenara cekmek ve Hasan Beyin naasini kaldirmak istediler ama köpek kimildamiyordu bile . Canberk coktan velinimeti Hasan Beyin yaninda hayata gozlerini yummustu.Askerler ikinci bir saskinlik icerisinde kalmislardi.Önce Hasan Beyi tekbirlerle defnettiler. Ardindan Hasan beyin ayak ucuna kopegi Canberk´i de gomduler.</p>
<p>Simdi ikisi birlikte huzur icerisinde bir yarin basinda yatiyorlar.Ne mutlu bir varlik ki Canberk , sahibine karsi sadakatini en guzelini sergiledi.Sahibi bir kutlu eli tutmus .Onun arkasindan giderken , o da sahibini yalniz birakmayarak bu dunyada oldugu gibi Ahiret yolculugunda da onu takip etti.Ve belki de bugun biz insanlar tarafindan imrenilecek bir makama erdi.Tarihte nice insanin yerinde olablsek keske dedigi bir ikinci Kitmir oldu.</p>
<p>Ne mutlu bizlere ki , Medine`lerden buralara kadar gelerek dedelirmizi yalniz birakmayan<br />
ve herbasimiz SIKISTIGINDA &#8221; Ben sizlerleyim &#8221; diyen bir Peygambere (sav) sahibiz ;<br />
ve yine ne mutlu bize ki Peygamberin himayesini bu derece kazanmis ecdadimiz var.<br />
Bu anlatilanlardan sonra ise bize dusen vazife ve bizim segilememiz gerek ahlaki tavirlari<br />
herhalde soylememize gerek yoktur.</p>
<p>&#8220;Ne mutlu bu guzel insanlara layik birer torun olabilenlere &#8230;.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/03/20/niye-zahmet-buyurdunuz-ya-rasulullah/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alevilik &#8211; Gelin Canlar Bir Olalım</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/03/13/alevilik-gelin-canlar-bir-olalim/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/03/13/alevilik-gelin-canlar-bir-olalim/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Mar 2008 12:00:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[gelin canlar bir olalim]]></category>
		<category><![CDATA[omer sevincgul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2008/03/13/alevilik-gelin-canlar-bir-olalim/</guid>
		<description><![CDATA[1. Alevilik konusu daha belirgin biçimde gündeme geldi. Yüzyıllardır küller altında saklı kalan köz yeniden alevlendi. Konu “umuma açık” mekânlarda tartışılır oldu. Bu tartışmalar artarak devam edecek gibi. Bu meseleye gösterilen ilgi beni hem sevindiriyor, hem de kaygılandırıyor. Seviniyorum, çünkü bir hakikat arayışının başlangıcı olarak görüyorum. Perde arkasında kalmasındansa gün yüzüne çıkmasını tercih ederim. Kaygılanıyorum, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img src="http://www.fatihiraz.net/wp-content/fatihiraz-alevilik.jpg" alt="fatihiraz-alevilik.jpg" /></p>
<p>1.</p>
<p>Alevilik konusu daha belirgin biçimde gündeme geldi. Yüzyıllardır küller altında saklı kalan köz yeniden alevlendi. Konu “umuma açık” mekânlarda tartışılır oldu. Bu tartışmalar artarak devam edecek gibi.</p>
<p>Bu meseleye gösterilen ilgi beni hem sevindiriyor, hem de kaygılandırıyor. Seviniyorum, çünkü bir hakikat arayışının başlangıcı olarak görüyorum. Perde arkasında kalmasındansa gün yüzüne çıkmasını tercih ederim. Kaygılanıyorum, çünkü müfsitlerin kolayca istismar edebilecekleri hassas bir süreci yaşıyoruz.</p>
<p>Olumlu sonuçlar elde edilmek isteniyorsa, mesele dikkatle ele alınmalı ve bozgunculara fırsat verilmemeli. Alevilik, kendisine zorla yakıştırılmak istenen siyasî, ideolojik, felsefî ve hayalî paslarından arındırılarak incelenmeli.</p>
<p>2.</p>
<p>Mesele önemlidir&#8230; Peki, beni niçin ilgilendiriyor? Bunun özel bir nedeni var. Ömrümün önemli bir kısmı Aleviler arasında geçti. İnsanlıklarını gördüm, sevgilerini tattım. Yaşadıklarımdan sonra konuya ilgisiz kalamazdım.</p>
<p>Dün gibi hatırlarım&#8230; Aralarına katıldığım ilk günlerde tedirgindim. Hafızam, kulaktan duyma bilgilerle doluydu. Peşin fikirlerim ve hatalı zanlarım vardı.</p>
<p>Kısa zamanda ne kadar yanıldığımı anladım. Hayalimdeki sanal duvarlar yıkıldı. Komşularım ve çalışma arkadaşlarımla kaynaşmakta gecikmedik. Samimî dostluklarım oldu. Mana büyükleriyle tanıştım. Gece yarılarına kadar uzayan sohbetler ettim. Beni sevgiyle bağırlarına basan bu insanlara şükran borçluyum.</p>
<p>Onların hem kalbi, hem de dili olmaktır niyetim. Burada, haklarında söylenen yalanları açıklamak, iftiraları çürütmek ve Alevilik gerçeğine bir nebze de olsa ışık tutmak istiyorum. Bu inceleme yazısı, gördüğüm sıcak ilgiye mukabil bir teşekkür mektubu sayılmalı.</p>
<p>3.</p>
<p>Bazı gözlemlerimi özetleyeyim&#8230; Dikkatimi çeken erdemlerinin ilki komşulukları oldu. Duyarlı, saygılı, ilgililer&#8230; Yardım etmeyi seviyorlar. Misafirperverlikleri atadan kalma bir miras gibi. Gelenek ve görenekleri doğup büyüdüğüm yöredekinden pek de farklı değil. Namus konusunda hassas insanlar. Kendini bilmezlerin ileri geri konuşmalarına aşırı tepki göstermeleri bundan. Sağlam bir aile anlayışları var. Akrabalık bağları kuvvetli. Çalışmayı seviyorlar. Okumaya ve öğrenmeye karşı alâkaları büyük.</p>
<p>Sünnî Müslümanlarda olduğu gibi Alevi Müslümanlarda da dinî eğitim noksanlığı açıkça görülüyor. “Dede”lerin eski tesiri yok. Dini yeterince bilmeyen kimseler, kendilerini din adamı gibi göstermiş, yanlış davranışlar sergilemişler. Yeni nesillerin dinden uzaklaşmalarında bu olumsuz davranışların da büyük etkisi olmuş. Fakat dini bilen samimi “Dede”ler de var. Aleviliği şahsî menfaatlerine âlet edenlerden onlar da şikâyetçi.</p>
<p>Alevi gençler, atalarından devraldıkları değerleri sorguluyorlar. Cetlerine oranla daha tahsilli olmaları, yazılı kaynaklarla yüz yüze gelmeleri, “Sünni” Müslümanlarla bir arada bulunmaları, onlarda İslam dinini araştırma ihtiyacı uyandırıyor. Bir imza günümde kitap imzalatmak üzere yanıma gelen Alevi gence niçin bu ihtiyacı duyduğunu sordum, bana şu cevabı verdi:</p>
<p>“Ben yıllarca Hıristiyanlar arasında yaşadım. O zaman başladı sorgulamalarım. Yerimi tayin etmeye çalışıyorum. Ben kimim? Hıristiyan mıyım? Hayır. Musevi miyim? Hayır. Müslüman mıyım? Evet. Şu hâlde İslâm nedir? Alevi olmak ne demektir? İşte bu sorular zorladı beni. Ben, kimliğimi arıyorum&#8230;”</p>
<p>4.</p>
<p>Bir konunun anlaşılmasında kavramları tanımlamanın önemi büyüktür. Her terim açık seçik bilinmeli. Tanımlar öznel olmamalı. Mutlaka kaynaklara inilmeli. Ben de bu yolu izleyeceğim. Tanımları verdikten sonra Alevi büyüklerinden alıntılar yapacak, deliller göstereceğim.</p>
<p><strong>Aleviler Müslüman mıdır? </strong></p>
<p>Elbette, ona ne şüphe! Fakat hakikaten Alevi olmaları şartıyla&#8230; Hiçbir dine inanmamakla, hatta ateist/tanrıtanımaz olmakla birlikte, şu ya da bu sebeple kendini Alevi diye tanıtan kimseler de var. “Hakikaten Alevi olmaları şartıyla” demem bundan.</p>
<p><strong>Alevi diye kime derler? </strong></p>
<p>Alevilik yolunu benimseyen kimseye derler.</p>
<p><strong>Şu halde Alevilik nedir? </strong></p>
<p>İslam dinini algılama, yorumlama ve yaşama biçimlerinden biridir.</p>
<p><strong>Alevi terimi nereden geliyor?</strong></p>
<p>Hazreti Ali muhabbetinden&#8230; Aleviler, Hazreti Ali radıyallahu anhın, dolayısıyla Peygamber Efendimizin soyundan gelenlere sevgi duymayı “en hayırlı yol” kabul ederler. “On İki İmam” diye adlandırılan din büyüklerine büyük saygı duyarlar.</p>
<p><strong>Alevilik bir fıkıh mezhebi midir?</strong></p>
<p>Hayır, tasavvuf yollarından biridir. Fıkıhta hak mezhepleri esas alırlar. Alevi büyüklerinden olan Kul Himmet şöyle der:</p>
<p><em>Dinleyip öğüdün almayan kişi<br />
Dinin, tarikatın bilmeyen kişi<br />
Dört mezhep nedendir görmeyen kişi<br />
Harap olur, nice kuldur, efendi.</em></p>
<p><strong>Alevi ile Bektaşi arasında ne fark var?</strong></p>
<p>Özü birdir&#8230; Benzer yorum biçimini benimsemişler. “Hacı Bektaşı Veli” adlı evliyadan feyiz alanlara Bektaşi denmiştir.</p>
<p><strong>“Dede” ve “Baba” diye kimlere derler?</strong></p>
<p>Alevi büyüklerine Dede, Bektaşi büyüklerine Baba demek âdet olmuştur. Her ikisi de hürmet ifadesidir.</p>
<p><strong>Aleviler ve Bektaşiler inandıkları gibi yaşıyorlar mı?</strong></p>
<p>Hem evet, hem hayır&#8230; Dinini bilen ve yaşayanlar da vardır, bilmeyen ve yaşamayanlar da.</p>
<p><strong>“Cem evi” nedir?</strong></p>
<p>Alevilerin dergâhlarıdır. “Cem” toplanma demektir. “Cami” ile aynı kökten gelen bir kelimedir. Osmanlılar zamanında Bektaşilerin tekkeleri vardı. Yeniçerilerin ekseriyeti Bektaşi idi&#8230;</p>
<p style="text-align: center"><img width="500" src="http://farm3.static.flickr.com/2183/2267312570_72630c36c6.jpg?v=0" height="333" style="width: 500px; height: 333px" /></p>
<p>5.</p>
<p><strong>Alevi ya da Sünni olmak iyi Müslüman olmanın ölçüsü müdür? </strong></p>
<p>Kişinin kendini “Sünni” ya da “Alevi” diye tanımlaması “iyi Müslüman” olmasına yetmez. Önemli olan inanma ve yaşama biçimidir. İnancı bozuk, işleri çürükse, kim olursa olsun, kendine ne ad takarsa taksın, kâmil insan, iyi Müslüman olamaz.</p>
<p>Şu nükteli öykü konumuza ne güzel ışık tutuyor:</p>
<p>Şarkın suyu sert, yüreği yufka insanları vardır, henüz şişe suyu içmeyen, çikolata yemeyi çocuklara özgü bilen kalenderleri. Hele de ihtiyarları&#8230;</p>
<p>Bir köy düşün&#8230; Köyün orta yerinde bir köy odası&#8230; Vakit ikindi ile akşam arası&#8230; Bir mangalın etrafına oturmuş sekiz adam&#8230; Sohbet dersen, bardaklarındaki demli çay gibi koyu&#8230;</p>
<p>Mangaldaki köz küllenmiş artık ama kimin umurunda. Muhabbet ateşi ısıtıyor ruhlarını. Isısı yayılıyor közün, ama kendisi külün altında.</p>
<p>Derken hışımla bir adam giriyor içeriye. Girmek ne kelime, balıklama dalıyor adeta. Yabancı bir adam&#8230; Ne selam, ne merhaba&#8230; Kendine bir yer açıp çöküyor mangalın yanına. Elleri de üşümüş.</p>
<p>Mangala bakıyor ki, közün üstünü kül örtmüş. Derin bir nefes alıp var gücüyle üflüyor. Güya ateşi ortaya çıkartacak.</p>
<p>Olanca kül kalkıyor havaya, bizim kalenderlerin saçına, sakalına, beresine, sakosuna, şalvarına konuyor.</p>
<p>Densizlik işte. İçeriye girmenin de bir adabı vardır. Ve dahi mangalla ısınmanın&#8230; Halkadakilerden biri tepeden tırnağa süzüyor kül savuranı, “Nerelisin gardaş?” diyor tok bir sesle.</p>
<p>Adam cevap vermeye hazırlanırken, elinde oltutaşından mamul tespihi, ağzında kız saçı tütünden sarma sigarasıyla oturan bir ihtiyar, “De bırak!” diyor hiddetle, “Ne soruyorsun! Adam değil ya, nereli olursa olsun!”</p>
<p>6.</p>
<p>Alevilik diye adlandırılan İslami yorum biçiminin yazılı kaynakları yok denecek kadar azdır. Hakkında birbirine taban tabana zıt yorumlar yapılabiliyor olmasının bir sebebi de budur. Her topluluk, kendine uyan bir tanımla ortaya çıkıyor. Kimi politik amacına araç yapıyor onu, kimi dinî kökeninden koparmaya çalışıyor, kimi de kendi yaşama biçimini Alevilik diye sunuyor.</p>
<p>Söz gelişi, ebeveynleri Alevi olan eski tüfek bazı Marksistler, hiçbir dine inanmamaları sebebiyle, “Alevilik bir kültürel yaşam biçimidir” diyerek onu dini bağlamından koparmaya çalışıyorlar. Bir kısım namazsızlar, kendi meşreplerini Alevilik diye sunarak, “Alevilikte namaz yoktur” diyebiliyorlar. Yok mu gerçekten? Birazdan göreceğiz.</p>
<p>Hakiki Aleviler ise, bir yandan haklarında söylenenleri izliyor, bir yandan da “işin doğrusunu” anlatmaya çalışıyorlar. Bunun için de Alevi öncülerinin şiirlerini okuyor, semahlarını dinletiyorlar. Çünkü Alevi büyükleri, bilgilerini ve duygularını şiirlerle anlatmışlar. Kültürel birikimlerini daha sonraki nesillere nutuklarla, nefeslerle, deyişlerle intikal ettirmişler.</p>
<p>Bu nedenle, Aleviliğin ne olduğunu anlamak için öncelikle Alevi mürşitlerin didaktik şiirlerine bakmak gerekir. Bir yolun adabını o yolun öncülerinden daha iyi kim bilebilir ki! Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Kul Hüseyin bu mürşit şairlerin en ünlüleridir. Biz de onlardan soralım. Bakalım nasıl tanımlamışlar yürüdükleri yolu.</p>
<p>7.</p>
<p>Alevilerin tartışmasız en büyük rehberlerinden biri olan Pir Sultan Abdal Aleviliği şöyle tarif ediyor:</p>
<p><em>Muhammed dinidir bizim dinimiz<br />
Cibril-i Emin’dir hem rehberimiz<br />
Tarikat altından geçer yolumuz<br />
Biz müminiz, mürşidimiz Ali’dir. </em></p>
<p>Başka bir şiirinde şöyle der:</p>
<p><em>Şeriat yolunu Muhammed açtı<br />
Tarikat menzilini Ali seçti. </em></p>
<p>Şeriat, “din” terimiyle eşanlamlıdır. İlahi emir ve yasaklardan ibarettir. Cibril-i Emin, Cebrail isimli vahiy meleğidir. Tarikat ise, kuvvetli bir imandan sonra, ibadetler ederek, günahlardan sakınarak kalbini arındırıp “kâmil insan” olmanın yolları demektir. Yukarıda “Alevilik bir tariktir, bir tasavvuf yoludur, bilinen anlamda bir mezhep değildir” dememin sebebi budur.</p>
<p>Kul Himmet de aynı konulara temas eder:</p>
<p><em>Şefaatçim Muhammed Mustafa’dır<br />
İmamımız Ali ayn-ı vefadır. </em></p>
<p>Şair, Peygamber Efendimize bağlılığını şu mısralarında gayet özlü bir biçimde dile getirir:</p>
<p><em>Miraçtaki Muhammed<br />
O benim padişahımdır.</em></p>
<p>Alevi Müslümanlar tarafından çok sevilen Kul Hüseyin ise tasavvuftaki “şeriat, tarikat, hakikat, marifet” sıralamasını benimsediğini şu mısralarıyla dillendirir:</p>
<p><em>Evvel kapı şeriattır girerler<br />
Tarikatta gonca güller dererler.</em></p>
<p>8.</p>
<p>İkinci adımımız “iman” meselesi olsun. Peygamber, Kitap, Ahiret gibi iman rükünleri hakkında ne diyorlar, görelim.</p>
<p>Pir Sultan Abdal, imanını şu kıtasıyla dile getirir:</p>
<p><em>Muhammed dünyaya geldi<br />
Kalbimiz nur ile doldu<br />
İmam Cafer hocam oldu<br />
Okurum Kuran’dan beri.</em></p>
<p>İmam Cafer Hazretleri, On İki İmam’ın büyüklerinden olup ilim ve takvasıyla meşhur önemli bir âlimdir. “Caferilik” diye bilinen mezhebin imamıdır.</p>
<p>Kul Himmet ise, muhabbeti tanımlarken şu mısralarla coşar:</p>
<p><em>Muhabbettir lâilâhe illallah<br />
Muhabbettir Muhammed Resulullah<br />
Muhabbettir Ali şah veliyullah<br />
Üç isim manada birdir, muhabbet. </em></p>
<p>Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed onun resulüdür. Ali, Allah’ın şah velisidir. Bunlar birbirinden ayrılmaz. Hepsini sevmek gerekir. Üç isim, yani Allah, Muhammed ve Ali aynı manayı dile getirir. Hazreti Ali velidir. Hazreti Muhammed peygamberdir. Veli, peygamberin mesajını taşır. Peygamber ise, Rabbinden gelen vahyi tebliğe memurdur. Bu şiirde Hazreti Ali sevgisinin Allah ve Peygamber sevgisine vasıta olduğu açıkça bellidir.</p>
<p>Pir Sultan, muhabbet faslında daha da özlü konuşur:</p>
<p>Muhabbet nedir? Muhammed.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Rehber Muhammed’dir, mürşit Ali’dir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><em>Aşk ile yürüdük sen pîre geldik<br />
Muhammed cemalin seyrana geldik.</em></p>
<p>Kul Hüseyin, kabir sualinden bahsederken şöyle der:</p>
<p><em>Azrail gelince çekilir zahmet<br />
Kabire varınca kopar kıyamet<br />
Rabbim Allah deyip, nebim Muhammed<br />
Ol makamda söz budur cevap budur.</em></p>
<p>Kul Hüseyin, bir alev dili gibi insanın içini yakan şiirinde Peygamber Efendimize şu sözlerle seslenir:</p>
<p><em>Sabahın seherinde yârin yolun gözlerim<br />
Al elim ya Muhammed divanda ağlatma bizi<br />
Hem kalbimde şahadetsin hem dilimde ezberim<br />
Al elim ya Muhammed divanda ağlatma bizi.</em></p>
<p>Pir Sultan Abdal melâike, kabir suali, sırat ve ahiret hakkında şöyle der:</p>
<p><em>İki melek gelir sual sorarlar<br />
Dökerler hurcunu cevher ararlar<br />
Bir kılın üstüne köprü kurarlar<br />
Geçemezsin Hakka kul olmayınca.</em></p>
<p style="text-align: center"><img width="500" src="http://farm3.static.flickr.com/2394/1578012895_1ac1250865.jpg?v=0" height="375" style="width: 500px; height: 375px" /></p>
<p>9.</p>
<p><strong>Ya ibadet? Ya namaz? Bakalım bu konuda ne buyurmuşlar. </strong><br />
Pir Sultan Abdal şu şiirinde namazı tavsiye eder:</p>
<p><em>Ay Ali’dir, Gün Muhammed<br />
Kılasın farz ile sünnet<br />
Yedi tamu, sekiz cennet<br />
Bülbül oynar gül içinde. </em></p>
<p>Burada, Gün yani Güneş Peygamberimize, Ay ise Hazreti Ali’ye benzetilmekle, feyiz kaynağının Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi vesellem olduğu anlatılmaktadır. Şiirde geçen “tamu” cehennem demektir. Şair, başka bir şiirinde şöyle der:</p>
<p><em>Hani bizden evvel gelen<br />
Beş vaktini tamam kılan<br />
On parmağı pınar olan<br />
El Muhammed, Ali’nindir. </em></p>
<p>Pir Sultan, şu mısralarında kendi nefsine hitap ederken, başkalarına ders verir:</p>
<p><em>Pir Sultan Abdal’ım ölürüm deme<br />
Kıl beş vakit namaz kazaya koma<br />
Sakın bu dünyada kalırım deme<br />
Tenim teneşirde, özüm sağdadır.</em></p>
<p>Kul Hüseyin de namazı tavsiye eder:</p>
<p><em>Müminin selâmını almalı<br />
Tarikatta tasdik olup durmalı<br />
Üç sünneti yedi farzı kılmalı<br />
Kırk makamda dört duvarın babı odur. </em></p>
<p>“Üç” sünnet ve “yedi” farzın, “yirmi üç” rekât sünnet ve “on yedi” rekât farz olmak üzere toplam kırk rekât günlük namaz olduğu açıktır. Alevilikte namaz yoktur diyenlerin kulakları çınlasın!</p>
<p>Kul Himmet namazın önemini şöyle dile getirir:</p>
<p><em>Namazı sorarsan ağız tadıdır<br />
Şeriatın edebidir, ududur. </em></p>
<p>Sonra da bu önemli ibadeti tarif eder:</p>
<p><em>Dinleyip öğüdün almayan kişi<br />
Dinin, tarikatın bilmeyen kişi<br />
Dört mezhep nedendir görmeyen kişi<br />
Harap olur, nice kuldur, efendi.</em></p>
<p><em>Sabah dört, öğlen on, bana beyandır<br />
İkindi sekiz, gerisi nihandır<br />
Akşam beş, yatsı on üç, bil ayandır<br />
Bunları öğrendik, bildik efendi.</em></p>
<p><em>Bir günün farzını on yedi buldum<br />
Sünneti yirmi üç, vitiri kıldım<br />
Sualine cevap vermeye geldim<br />
Var sen de kaçanı üttür efendi. </em></p>
<p>Buraya kadar yaptığımız alıntılardan da anlaşılacağı üzere, Alevi pirler, temel konularda Sünnîlerle aynı çizgidedirler. Allah, Kuran, ahiret, melâike, ibadet ve benzeri meselelerdeki tavırları hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar nettir.</p>
<p>Bu vesileyle bir noktayı daha aydınlatmakta fayda var. Malum kimseler, Pir Sultan Abdal’ı daima siyasî cephesiyle nazara vermek arzusundadırlar. Oysa o, katılmak zorunda kaldığı kargaşadan dolayı üzüntü içindedir. Çünkü birbiriyle mücadele edenler iki Müslüman topluluktur. Pişmanlık ve üzüntüsünü şu mısralarıyla dile getirir:</p>
<p><em>Atlarımız yemin yedi silindi<br />
İki kardeş karşı karşı salındı<br />
Ciğerciğim delik delik delindi<br />
Sal Allah’ım sal sılaya gideyim.</em></p>
<p>Allah rızası için barış içinde yaşamak varken eski zamanlarda zuhura gelen ihtilafları bugüne taşıyıp düşmanlıkları körüklemenin kime ne yararı var?</p>
<p>10.</p>
<p>Yukarıda bazı terimleri tanımlamış, Alevi teriminin “Hazreti Ali muhabbetini meslek ittihaz eden” manasına geldiğini söylemiştim. Kaynaklarda görülen ifadeler ise, Aleviliğin bir tasavvuf yolu olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Tıpkı Mevlevilik gibi&#8230; Mevlevilikteki “sema”nın yerini Alevilikte “semah” almıştır. Mevlevi dergâhları caminin alternatifi olmadığı gibi cem evleri de caminin alternatifi değildir. Öbür İslam mezhep ve meşreplerine Sünnilik namını takarak Alevilik adına muhalefet etmek yersizdir. Aleviliği İslâmî daireden ayırıp dine muhalif bir felsefe gibi takdim etmek ise büsbütün hatadır, iftiradır, ihanettir.</p>
<p>Sahih Alevilerin imanı tamdır. Nitekim şiirlerinde bunu da açıkça gördük. Hazreti Muhammed aleyhisselamın son peygamber olduğunu bilirler. Dinin esası olan Kuran-ı Kerim’in emirlerini kabul eder, uygulamaya çalışırlar. Hazreti Ali Efendimizi ise, iman hakikatlerini yaymak için hayatını veren bir mürşit bilir, ondan feyiz alırlar. On İki İmam’ı, Peygamberimizin neslinden geldikleri ve dine hizmet ettikleri için severler.</p>
<p>Hakiki Alevilerin temel konularda öbür Müslümanlardan farkları yoktur. Her ikisi de aynı ilaha, aynı peygambere, aynı kitaba inanırlar. Binlerce birlik cihetleri vardır. Alevi ve Sünnî kelimeleri daha ziyade tarif için kullanılır. Esasen netice birdir. Çünkü Sünnî, “Peygamber Efendimizin izinde giden” demektir. Hazreti Ali de kuşkusuz bu yoldan gitmiştir. Alevi ise, “Hazreti Ali radıyallahu anhı seven” demektir. Sünnî Müslümanların Hazreti Ali radıyallahu anhı sevmediğini kim söyleyebilir! Sünnîler, o zatı sever ve hürmet ederler. Ekser Sünnî tarikatların da şahı yine Hazreti Ali kerremallahu vechedir.</p>
<p>İki Müslüman topluluk arasındaki fark, daha ziyade yorumlardadır, ayrıntılardadır. Biraz da tarikattaki usul farkından dolayıdır. Bu fark, iki Sünnî tarikat arasında da kısmen mevcuttur.</p>
<p style="text-align: center"><img width="500" src="http://farm1.static.flickr.com/217/477799482_26cb96d18c.jpg?v=0" height="348" style="width: 500px; height: 348px" /></p>
<p>11.</p>
<p><strong>Alevilikte “Ehlibeyt” sevgisinin önemli bir esas olduğunu biliyoruz. Şu halde nedir Ehlibeyt ya da kimlerden oluşur? Bu sevginin dinimizdeki hükmü nedir? </strong></p>
<p>Ehlibeyt, Peygamber Efendimizin ev halkıdır, onların neslinden gelen güzide Müslümanlardır. Dolayısıyla Hazreti Ali Efendimizin de soyundan. Peygamber Efendimiz, bir hadisinde, “Her peygamberin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin neslidir” buyurur. On İki İmam, yani Hazreti Ali, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin, Hazreti Zeynel Âbidin, Hazreti Muhammed&#8217;ül Bâkır, Hazreti Cafer&#8217;üs Sâdık, Hazreti Mûsâ-i Kâzım, Hazreti Aliyy&#8217;ür Rızâ, Hazreti Muhammed&#8217;ül Takiyy&#8217;ül Cevâd, Hazreti Aliyy&#8217;ün Nakî, Hazreti Hasan&#8217;ül Askerî, Hazreti Muhammed Mehdî bu mübarek neslin en büyükleridir.</p>
<p>Her Müslüman onları sever ve sayar. Ehlibeyt muhabbeti her mümine vaciptir. Çünkü Kuran’ın emridir: “Resulüm sizden peygamberlik vazifesine karşılık ücret istemez. Yalnız yakınlarına sevgi ve saygı istiyor.” Peygamber Efendimiz ise, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Size verdiği nimetlerden dolayı Allah’ı sevin. Beni de Allah için sevin. Ehlibeytimi de benim için sevin.”</p>
<p>Şüphesiz, her konuda olduğu gibi, Ehlibeyt muhabbetinde de ölçülü olmak gerekir. Aksi hâlde, Hazreti İsa aleyhisselama dengesiz sevgilerinden dolayı “ibnullah” diyerek sapıtan Hıristiyanlara benzemek tehlikesi baş gösterir. Sevgi, Allah ve Peygamber hesabına olmalıdır.</p>
<p>12.</p>
<p>Ehlibeyt sevgisi kişiyi ibadet yükümlülüğünden kurtarmaz. Bilakis, daha fazla ibadete sebep olmalıdır. Çünkü seven sevdiğine benzemek ister. Sevdiğine uymayanın sevgisi ancak bir vehimden ibaret kalır. Namaz ve benzeri emirler, Peygamberimize ve Hazreti Ali’ye bile farzken, onlara tâbi olanlara nasıl farz olmaz! Hazreti Ali namaz kılar mıydı? Evet. Mescide girerken şehit edilmişti. Güzide evlatları Hasan ve Hüseyin namaz kılarlar mıydı? Yine evet. Ya daha sonraki imamlar? Onlar da kılarlardı. Şu halde ne anlamı olabilir “Alevilikte namaz yoktur” demenin! Evvel yok idi iş bu rivayet yeni çıktı!</p>
<p>Namaz konusunda dinimizin emri gayet açıktır. İşte Nisa suresinden bir ayet: “Namazı dosdoğru kılın, muhakkak namaz, müminlere belirli zamanlarda yapılması gereken bir farzdır.”</p>
<p>Şu ayet de Ankebut suresinden: “Namaz kıl, zira namaz her türlü kötülükten korur.”</p>
<p>Peygamber Efendimiz, sahabelerine sorar: “Söyleyin bana, kapısı önünden bir nehir geçip de günde beş defa o nehirde yıkanan kişinin üstünde kir kalır mı?”</p>
<p>“Hayır, asla kalmaz” dediler.</p>
<p>O zaman şöyle buyurdu: “İşte namazın misali budur. Allah, bu beş vakit namaz sebebiyle bütün günahları siler, yok eder.”</p>
<p>13.</p>
<p>Kuran, Hadis ve İslam tarihi hususunda yeterli bilgiye sahip olmayan bir kısım Alevileri aldatmak için bozguncular tarafından ortaya atılan bazı yalanlar var.</p>
<p>Birincisi: Sünnî Müslümanların, Yezit isimli zalimin zulmüne taraftar olduğu yalanı&#8230; Oysa Sünnîler, Peygamber Efendimizin “Güllerim, reyhanlarım, goncalarım” diyerek öpüp kokladığı sevgili torunlarına zulmeden zalimleri asla sevmezler. Kerbelâ faciası ve benzeri olayları gözyaşlarıyla hatırlarlar. Yezit ve Velit gibi adamları gaddar, zalim ve facir bilirler. Halis bir Müslüman onların zulmüne nasıl taraftar olur!</p>
<p>İkincisi: “Kuran aslını koruyamadı” demeleri. Ne çirkin bir iftira! Allah, “Kuran’ı biz indirdik, koruyacak olan da Biziz” buyurmuşken böyle bir cinayeti kim işleyebilir? Kuran, Allah kelâmıdır. Cebrail aleyhisselâm vasıtasıyla Peygamber Efendimize yirmi üç yılda nazil olmuştur. İnen ayetler hemen yazılmıştır. Kâtiplerden biri de Hazreti Ali Efendimizdir. Tahrif iddiası, başta Hazreti Ali olmak üzere, bütün sahabelere iftiradır. Allah kelamını eksiltmenin veya artırmanın “küfür” olduğunu bilen sahabeler böyle bir cinayete nasıl teşebbüs ederler? Öyle olsa, diğer sahabeler buna göz yumarlar mıydı? Onlar ki, “Benim sahabelerim yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtuluşa erersiniz” hadisiyle övülmüş insanlardır.</p>
<p>Üçüncüsü: “Ali, kendini sevenlerin namazını kıldı” demeleri. Şüphesiz, bu yalanın maksadı bazı safdil Müslümanları namazdan uzaklaştırmak. Aklı başında bir Müslüman, bu sözü duyunca sadece güler geçer. Bilir ki, Hazreti Ali radıyallahu anhın ömrü sınırlıdır. Milyonlarca kişinin namazını kılmasına imkân var mı? Kaldı ki, birinin namaz kılmasıyla, başkası sorumluluktan kurtulamaz. Bakara suresindeki, “Herkesin kazandığı hayrın sevabı kendinedir ve yaptığı fenalığın zararı da yine onadır” ayeti bu hakikati açıkça gösteriyor. Hadisin ifadesiyle “dinin direği” olan namaz, bu gülünç iddialar yüzünden nasıl terk edilir? Tembellik sebebiyle ibadeti terk etmek ise büsbütün başka bir meseledir.</p>
<p>14.</p>
<p>İhtilaftan medet umanlar var. Memleket tarlasına nifak tohumları ekiliyor. Koyun postuna bürünen kurtlara dikkat etmek şart oldu. “Müminler kuşkusuz kardeştirler” ayetinin hükmüne her zamankinden daha ziyade muhtacız.</p>
<p>Teferruatta farklılık gösteren noktaları rafa kaldırmanın zamanı gelmiştir. Sahabeler arasındaki olayları tartışmak ne farzdır, ne de sünnet. Dedikoduların ise günahtan başka meyvesi yoktur. Ayrılıktan bozguncular istifade eder. Müslümanları parçaladıktan sonra, birini diğeri aleyhinde kullanmak istiyorlar. Günü gelince o âleti de kıracaklar. Dinimiz hakkı için onlara fırsat vermeyelim. Binlerce birlik cihetimiz var, biz niçin birlik olmayalım?</p>
<p>İlahımız bir, peygamberimiz bir, kitabımız bir, kıblemiz bir, vatanımız bir iken biz niçin bir olmayalım? Birlikten dirlik doğar. Dinimizin emrine uyup sımsıkı kenetlenme vaktidir artık. İslamiyet hem dünya, hem de ahiret hayatımızın ruhudur. Manası barıştır, sevgidir, kardeşliktir. Dinimiz, ölüm karşısında yegâne sığınağımızdır. Ecel söz konusu olunca susmak zorunda kalan beşerî fikirler kabir kapısında sönmeye mahkûmdur.</p>
<p>15.</p>
<p>Yapmamız gereken ilk iş, dinimizi öğrenmek. Kulaktan duyma bilgilerin zararını çok gördük. Peşin hükümlerden sıyrılıp, hakikat aşkıyla araştırmalar yapalım. Dinin temel kaynakları olan Kuran ve Hadis önümüzde duruyor.</p>
<p>Peygamber Efendimizin tavsiyesini hatırlayalım:</p>
<p><em>“Size iki şey bırakıyorum, onlara uyduğunuz müddetçe sapmazsınız: Kuran ve Sünnetim.” </em></p>
<p>Bu hadis temel kaynaklarda şu lafızlarla da yer almıştır:</p>
<p><em>“Size iki şey bırakıyorum, onlara uyduğunuz müddetçe sapmazsınız: Kuran ve Ehlibeytim.” </em></p>
<p>Kuran, insanı her iki cihanda aziz edecek düsturlarla doludur. Sünnet ise, Peygamber Efendimizin nurlu yoludur. On İki İmam namıyla meşhur kâmiller bir ömür hep bu yolu izlediler. Allah için, Muhammed için, Kuran için nice çilelere katlandılar.</p>
<p>Dünya bir misafirhanedir. İnsan ise fani bir yolcudur. Şu kısa ömür vazifelerle dolu. Allah rızası ve ebedî cennet burada kazanılacak. Bu fırsat bir kere verilmiş. Yolculuğumuzun geri dönüşü yok. Kabir bizi bekliyor. Dünyanın ne malı, ne de makamı orada beş para etmiyor. Şu halde manevî azığımız iman ve ibadet olmalı.</p>
<p>Kardeşçe yaşayalım. Muhabbet, gıdamız olsun. İslâm binası “Müslüman’ım” diyen herkesi içine alacak kadar geniştir. Hem dünyayı, hem de ahireti birbirimize dar etmeyelim. Bizi bekleyen sonsuz hayata doğru el ele yürüyelim.</p>
<p>Ve&#8230; “Gelin canlar bir olalım!”</p>
<p><strong>SON SÖZ</strong></p>
<p>Son sözüm mührü elinde tutanlara&#8230; Alevilik, ülkemizin bir gerçeğidir. Büyük bir mesele olarak önünüzde durmaktadır. Sorunlar yok sayılmakla yok olmazlar. Sorumlu davranmak zorundasınız. Yirmi yıllık gözlem ve incelemelerimden süzülen şu tavsiyelerime kulak veriniz:</p>
<p>1. “Sünniler” tarafından yapılacak düzenlemeler asla kabul görmez, en başta bunu bilmelisiniz. Alevi büyüklerinin katılımıyla çalışmalar yapılmalı ki müsmir olsun. Alevilik konusundaki nihai kararı Aleviler vermeli. Bu İslami yorum biçiminin fıkhını, ilkelerini, kurallarını kendileri tedvin etmeliler.</p>
<p>2. Tüm Alevilerin değilse bile ekseriyetin kabul edeceği bir Alevilik tanımı meydana çıkmalı. Bunun için, Alevilik hakkında bilgi sahibi şahıslardan bir heyet kurulmasına zemin hazırlayın. Bu heyete Aleviler tarafından kabul gören başka âlimler de katılabilir. İlim kurulları “Alevilik nedir?” sorusunun cevabını araştırsınlar. İlkelerini, kurallarını, uygulamalarını tedvin etsinler. Çalışmaların sonuçlarını kitaplar halinde yayınlasınlar.</p>
<p>3. Diyanet kurumunda güçlü bir Alevilik bölümü oluşturun. Bırakın Alevi Müslümanların manevi sorunlarıyla bunlar ilgilensinler. İbadet yerlerinin inşası ve tanzimi işine de yine bunlar baksınlar. Süre gelen tek tipleştirme anlayışının meşum sonuçları ortada. Halkınıza güvenin. Daha fazla özgürlük verin. Kaygılanmayın. Hiçbir sonuç şimdikinden fena olmayacaktır.</p>
<p>4. Alevilerin çoğu “cami” yerine “cem evi” ismini benimsiyor. “Peygamberimiz zamanında cami yoktu, mescit vardı” diyorlar. Bu hassasiyeti göz ardı etmeyin. İsimleri tartışmanın kimseye bir yararı yok. “Cami ortak ibadet yeridir” demekle de iş bitmiyor. Kalbinde “mescit” olan bir “cem evi külliyesi” Alevi Müslümanları memnun eder. Bunun modeli tarihimizde vardır. Yanında dergâh bulunan camiler yapılmış. Merkezinde mescitler olan cem evleri yapılabilir.</p>
<p>5. Alevi din adamlarının yetişmesi için ilahiyat fakültelerinde öğrenim imkânı sunun. Müstakil kürsüler kurun. Mastır ve doktora çalışmaları yaptırın. Alevi bilginler ve hocalar yetişsin. Cem evi mescitlerine buralardan yetişecek imamları tayin edin. Bunların yetişmesi zaman alacaktır. Geçiş döneminde mevcutlardan yararlanın. Dedelere imkânlar sunun.</p>
<p>6. Bu konudaki teşebbüsleriniz toplumsal barış için zemin hazırlayacaktır. Demokrasi tekâmülünün önemli bir adımı olacaktır. Avrupa serüveninin de en hassas süreçlerinden biri&#8230; Fakat bunlar hikmetlerdir, neticelerdir, hakiki sebepler olamazlar. Çalışmalarınızı güncel politikaların rengine boyamayın. Mesele her şeyden önce dinîdir. İhlâs gerektirir. Samimi davranmazsanız muvaffak olamazsınız. Muhlis olursanız Allah da size yardım eder. Vesselam! n</p>
<p>Not: Pir Sultan Abdal, Kul Himmet ve Kul Hüseyin gibi Alevi öncülerinin şiirleri, Cahit Öztelli tarafından hazırlanan ve Özgür yayınevi tarafından yayınlanan “Pir Sultan Abdal” ve “Pir Sultanın Dostları” adlı kitaplardan alınmıştır. Aynı şiirler pek çok kaynakta da bulunmaktadır. Keza başka Alevi Bektaşi şairlerin de bu mealde şiirleri vardır. Dileyen araştırıp görebilir.</p>
<p>Ömer Sevinçgül &#8211; Zafer Dergisi<br />
Şubat 2008</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/03/13/alevilik-gelin-canlar-bir-olalim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>24</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasihat&#8230;</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/03/12/nasihat/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/03/12/nasihat/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Mar 2008 21:38:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Gazi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanli]]></category>
		<category><![CDATA[Seyh Edebali]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2008/03/12/nasihat/</guid>
		<description><![CDATA[“Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana&#8230; Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana&#8230; Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.. Ey Oğul! [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img width="400" src="http://www.bilecikelsanatlari.gov.tr/images/8CC_edebali.jpg" height="391" style="width: 400px; height: 391px" /></p>
<p>“Ey Oğul!</p>
<p>Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana&#8230; Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana&#8230; Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..</p>
<p>Ey Oğul!</p>
<p>Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.</p>
<p>Oğul!</p>
<p>Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.</p>
<p>İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir&#8230;</p>
<p>Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.</p>
<p>Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.</p>
<p>En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..</p>
<p>Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı&#8230; Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..</p>
<p>Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.</p>
<p>Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.</p>
<p>Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın&#8230;”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/03/12/nasihat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oruç Bıçaksız Ameliyattır</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2007/09/30/oruc-bicaksiz-ameliyattir/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2007/09/30/oruc-bicaksiz-ameliyattir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 Sep 2007 23:11:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ma'nâ-yı Harfî]]></category>
		<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Sa?l?k]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2007/09/30/oruc-bicaksiz-ameliyattir/</guid>
		<description><![CDATA[  &#8221; Oruç tutun ki sıhhat bulasınız&#8221; ( C.Sagir:5060, K.Hafa:1455 ) Her ibadet öncelikle Allah emrettiği için yapılır.Ama Yüce Rabbimizin her emrinin de mutlaka bir çok hikmeti vardır. ORUÇ İBADETİNİN HİKMETLERİ Oruç tutmak insanı sabra taşır sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilacı da oruçtur. Oruç tutan zengin bir kimse, açlığın ne demek olduğunu, fakir kimselerin zor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <img src="http://img488.imageshack.us/img488/3244/21hz0.jpg" /></p>
<p>&#8221; Oruç tutun ki sıhhat bulasınız&#8221; ( C.Sagir:5060, K.Hafa:1455 )</p>
<p>Her ibadet öncelikle Allah emrettiği için yapılır.Ama Yüce Rabbimizin her emrinin de mutlaka bir çok hikmeti vardır.</p>
<p><strong>ORUÇ İBADETİNİN HİKMETLERİ</strong></p>
<p>Oruç tutmak insanı sabra taşır sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilacı da oruçtur. Oruç tutan zengin bir kimse, açlığın ne demek olduğunu, fakir kimselerin zor hallerini daha iyi anlar. Onlara yardım elini daha geniş olarak açar.&#8221; Vücüdün zekatı oruçtur&#8221; ( İbn-i Mace, Siyam, Hadis No:1345 )</p>
<p><strong>İNSAN KAÇ GÜN AÇLIĞA DAYANABİLİR</strong></p>
<p>Yediğimiz gıdaların bir kısmı bedenimizde yağ şeklinde depolanmaktadır. Bu maddeler açlık esnasında enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır.Vücudunda depolanmış olan gıda maddelerinin yani karbonhidratların, yağların proteinlerin tamamının harcanması yani bir manada yanmasının neticesi toplam 150 000 kilo kalorilik bir enerji meydana gelmektedir. Günde asgari den 1500-2000 kilo kaloriya ihtiyaç vardır. Bu durumda teorik olarak Bir insan hiçbir şey yemeden haftada bir su içmek şart ı ile yaklaşım 70-75 gün kadar yaşayabilir.Dewey adalı araştırıcı kendi şahsında 65 günlük açlık tatbikatı yaptı. Hazzart 75 Carington 79 gün oruç tutturdu.(pediatri 2. baskı Nobel tıp kitabevleri Ankara , 1993 I. Cilt, s. 346-pasternak C A : insan biyokimyasına giriş (tercüman kitab) Hacettepe ün yan (A-40) Ankara 1980, s.217 &#8211; 5-yeğin M ve arkadaşları: İslami oruç üzerinde biyokimyasal bir araştırma. Atatürk ün diş hek fak Yıllığı sayı:4,135-136,1980-Geffory M R : Le jeüne (Tedavi vasitası olarak oruç). Tercüme eden İbrahim canan, basılmamıştırç Erzurum,1978)</p>
<p>Açlıktan ölenler şayet 40 günden evvel ölseler kattıyen rızıksızlıktan değildir. İBni-i Haldun “ çok yemek yemeye çalışan kimselerin kıtlığa maruz kaldıkları zaman, az az yemeye alışmalara nazaran daha çok zaiyat verdikleri vakidir. Onları öldüren karşılaştıkları açlık değil, daha önce alışmış oldukları tokluktur.”( Canan İ: Hz. Peygamberin sünnetinde terbiye. Cihan yay, İstanbul 2. baskı, 1982 s.222de: ibn-i Haldun (Tunus 1332- Kahire 1406), mukaddime)</p>
<p><strong>ORUÇ TUTMAK TAHAMMÜLÜ ZOR OLAN BİR İBADET MİDİR?</strong></p>
<p>Vücudu alışmış ise, ortalama 60-70 gün kadar açlığa bir hafta kadar da susuzluğa tahammül edebiliyor. Sair vakitler de bir nev’i gece tutmuş olduğu bu orucu şahıs ramazan ayında gündüze alacak demektir. Tansiyonu ilk günlerde hafifçe düşebilir. Bunlar bünyenin oruca yani kısmı açlığa olan alışma yani adapte olma halleridir.Her yemek vücut için bir yorgunluğun başlangıcıdır. Mideyi adeta bir asit fabrikası ve bağırsakları da bir rafineri tarzında yaratan Cenab-ı Hak, 11 ay aralıksız çalışan bu fabrikalara yılın bir ayında, yani Ramazan ayında muvakkat bir istirahat vermiştir. Karaciğer 24 saat çalışmazsa şahıs ölür. Oruç halinde karaciğerin yükü azalacağı vücudu toksit yani zehirli maddelerden temizleme imkanı artmış olmaktadır. Oruç Tutarken, karaciğere, sindirim neticesi düşen iş azalacağından karaciğerde zehirleştirme hadisesine daha fazla imkan hasıl olmuş olur. Vücut, şahıs oruçlu iken maddi olarak da temizlenmiş olmaktadır.Oruç esnasında karaciğerin yükü azaldığı için ölü ve ölmekte olan hücrelerin tasfiye işi kolaylaşır ve hızlanır. Allah’ın emri olan orucun tutulması ile, insan vücudu, eskiyen hücrelerin temizlenmesi, onların yerine yeni hücrelerin gelmesi ile adeta gençleşmektedir.&#8221; Vücudun zekatı da oruçtur &#8220;(ibn-i Mace, Siyam, Hadis no: 1345) hadisini ve Zekatın lügat manasının temizlenme oldugunu hatırlayınca hikmet daha iyi anlaşılır.</p>
<p><strong>ORUÇ BIÇAKSIZ AMELİYATTIR</strong></p>
<p>Günümüzde batı memleketlerinde oruç ile tedavi uygulayan klinikler mevcuttur.Bazı hastalıklara karşı oruç tutmayı tedavi edici bir ilaç gibi tatbik eden bir çok batılı hekim vardır.Genel anestezi yapılacak olan ameliyatlarda, hasta ameliyattan altı saat önce ve ameliyattan altı saat sonraya kadar aç bırakılmaktadır. Anestezi için verilen Zaralı maddeler, bu müddet esnasında vücuttan atılmaktadır.&#8221;Oruç bıçaksız ameliyattır&#8221; ( Geffory M R : Le Jeune (tedavi vasıtası olarak oruç -Tercüme eden: İbrahim Canan) basılmamış kitap, Erzurum , 1978 )</p>
<p><strong>ORUÇLUNUN KALBİ DE DİNLENİR</strong></p>
<p>Oruçlu iken, bilhassa öğleden sonra kalp çok daha rahat atacak , zorlanmayacaktır. Kalp oruçlu şahıslarda bir günde ortalama 15 000 kadar daha az atacaktır. Daha çok dinlenen kalp, daha kuvvetli bir hale gelecektir.</p>
<p><strong>ŞİŞMANLIK</strong></p>
<p>Şişmanlık, birçok hastalıkları peşin sıra getirir. Kalbe ağır bir yük biner kalp ve damar hastalıkları tansiyon yüksekliği, şeker hastalığı, belde ve dizlerde ağrılar, safra kesesi taşları gibi bir çok problemler şişmanlarda görülmektedir. (New england J of Medicine, 343: 1888, 2000 ) ibn-i Sina; “ Bütün hastalıklar yenilen içilen şeylerden ileri gelir.&#8221; der</p>
<p>En önde gelen ölüm sebebi kalp ve damar hastalıklarıdır.oruç şahsi fazlı yemek yeme alışkanlıklarından alıkoyar .</p>
<p>Oruçlu şahıs aç kaldığı için, kanda mevcut olan yaylar kullanılır. Damar sertliğine yani sebep olan yağ fazlalığı tehlikesini azaltmış olur. Oruç damar sertliği onun arkasından gelen yüksek tansiyon, kalp hastalıkları damar tıkanmaları yani bazı böbrek hastalıkları için bir sağlık kazanma egzersizidir.( yeğin M ve arkadaşları: İslamı Oruç üzerinden biyokimyasal bir araştırma-. Atatürk Ün. Diş Hekimliği Fak. Yıllığı, 4 : 135-65,1980 )</p>
<p>Oruç tutun ki sıhhat bulasınız nefis terbiye.( Et-Terbiğ ve’t Tevhib, cilt:2, s.83 ; ibn-i Sunni ve Ebu Nuaym, Tıb Bölümü; El-Camiu’s Sağır, hadis no: 5060 ; Keşfü’l-Hafa, Hadis No: 1455)</p>
<p>Oruçla insan zayıf ve aciz olduğunu anlar. Her uzvuna kendisine mahsus oruç tutturmalıdır.Mesela dili yalandan, gözü haramdan korumak gibi&#8230;</p>
<p>Ramazan aylarında intiharların, intihar benzeri davranışların azalmış olması bunun açık bir delilidir. ( Daradkeh T K : parasuicide deruing ramadan in jordan. Acta Pyschiatrica scandinavica,86(3) :253-4,1992-Sadeghipour H, et al: the effect of ramadan on the number of suicidal intoxication. Iranian J of Endocrinology and Metabolism (IJEM). Abstract book the Congress on health and ramadan, October, 2001, p.31 )</p>
<p>“Oruçlu bir kimse yalan ve yalancılıkla iş yapmayı terk etmezse, yemeği içmeği bırakıp aç durmasın. Allah nezdinde hiçbir kıymeti yoktur. Buyurulmuştur.(Buhari, Savm, 8; Müslim Siyam 163 ( Riyaz-üs Salihin Tercümesi, Türk tarih kurumu Basımevi, Ankara , 1967 II. Cilt, s.502 Hadis No: 1245)</p>
<p>Bizden uzun bir müddet değil, senede bir ay oda günün belli saatlerinde ve yine kendi menfaatimiz için oruç tutmamız istenmiştir. Bakara süresi 184:&#8221; Eğer bilirseniz oruç tutmak sizin için daha hayırlıdır.&#8221;</p>
<p><strong>ORUÇLA ALAKALI İLMİ ÇALIŞMALAR</strong></p>
<p>Birçok çalışmalar kandaki yağların kolesterolun seviyelerinin oruç tutmakla genellikle düştüğünü göstermiştir.( Roky R ve arkadaşları, sağlık ve ramazan ile alakalı ikinci milletler arası kongre kitabı, 1997, s:87)Oruçla Kalp ağrısı (angina) ve hipertansiyonun düştüğü rapor edilmiştir.</p>
<p>İftarda ve sahurda bol miktarda yağlı ve tatlı gıda alanlarda, yağları kandaki seviyelerinin artması normal bir neticedir.Çocuklar ay halindekiler yolcular hasta olanlar emziren anneler isterlerse oruçlarını açarlar..Ama çocuk hariç daha sonra kaza etmelidirler.Ay takvimi kullanıldıgı icin 36 yılda bütün yılı devretmiş olur. Oruç tutulmasında güneş takvimi esas alınmış ola idi, dünyanın bir yarım küresinde olanlar hep soğuk ve kısa günlerde oruç tutacak ve uzun günlerde oruç tutmuş olacaklardı.</p>
<p>İslami oruçta bir beslenme bozukluğu olmaz veya eksik bir kalori alınması söz konusu değildir. (Shahid ATHAR M.D: Dept. Of Medicine and Endocrinology, St. Vincent Hospital. Indiana Universty, Indianapolis, Indiana U.S.A &#8211; http://www.al-muslim.org-ramadan-health.html)</p>
<p>Oruçtaki susuzluk bedendeki bütün sıvıların, su kaybından dolayı daha konsantre yani daha kesif olmasına yol açar. Orucun fizyolojik te’sirleri arasında, kan şekerinin kolesterolun düşmesi ve sistolik kan basıncının düşmeside sayılabilir. Aslında ramazan ayında tutulan oruç insülin bağımlı olmayan şeker hastalığının şışmanlığın ve yüksek tansiyonun stabil (sabit, kararlı) zararsız hale gelmesi için ideal bir sağlık tavsiyesi olabilir. 1944 yılında Fas’ın kazablanka şehrinde “sağlık ve ramazan “ Müslüman ve gayri Müslim dünyanın her tarafından gelen araştırmacılar 50 kadar araştırmayı takdim ettiler. Orucun herhangi bir hastayı veya genel tıbbi durumu daha kötü yaptığına dair bir neşriyatı tebliğ eden olmadı.(Sağlık ve ramazan” Birnci Milletler arası Kongre, Kazablanka, 1994)</p>
<p>Aldıkları manevi hazdan dolayı, bir sulh ve sükunet halleri vardır.</p>
<p>“Oruçlu iken biri kendisine söver veya çatarsa, “ben oruçluyum” desin &#8220;kılınan her rekat namazın sonunda 10 kalori ekstradan dışarı verılmış olur. ( Buhari ,savm:8)</p>
<p>Bilhassa hassas bağırsak sendromu,kabızlığı olanlardan oruç tutanların önemli bir kısmının, Ramazan ayında şifa buldukları anlaşılmıştır.( Afifi Z E M : Daily Practies, Study performance and health during the ramadan fast. J of Royal Society for health, 117(4):231-5. 1997)</p>
<p>Ramazan da gün geçtikce oruç tutanların acıkma hissine alıştıkları anlaşılmıştır.( Finch G M, et al : Appetite Changes under free- living conditions during Ramadan Fating. Apeetite,31 (2) :159-70,1998)</p>
<p>Şahıs Ramazan ayında oruç tutarken, sahurda ve iftarda yediği gıdalara bağlı olarak, kilosunun aynen muhafaza edebilir, kilo verebilir veya kilo dahi alabilir. Bu da ramazan da oruçlu iken, iftarda ve sahurda alınan gıdaların, oruç tutan şahısların enerji ihtiyaçlarına fazlası ile yettiğini ispat etmektedir.</p>
<p>Ramazan ayında alkoliklerin belli bir yüzdesi oruçta tutmaktadır. (%37). Araştırmacılar çalışmalarının neticesi olarak içkiyi terk etmekte inançların önemli rolü olduğunu hatırlatarak, içkiyi terk etmek de inançların önemli olabileceğini belirtmektedir. GATA tarafından yapılan, İstanbul garnizonunda vazifeli, er ve subaylardan 2300 kişiye “niçin içki kullanmıyorsunuz” %45.5 i (646kişi) “dinimizce haram edilmiş olduğu için” ( Tarhan N ve ark. Milli psikiyatri kongresi kitabı, 1992 ), Sağlık bakanlığının 1995 yılında 24 ilde ve 12 781 kişi ile yaptığı araştırmada “ niçin içki içmiyorsunuz?” sorusuna %44,6(5700) kişi “dinimizde haram edilmiş olduğu için demişlerdir.</p>
<p>Dini inançlar insanları zararlı alışkanlıklardan hem korumada, hem de insanların alışkanlıklarını terk etmelerinde son derece önemli rolü vardır. &#8221; O’nun mağfiretini iste, şüphe yok ki, Allah tövbeleri çok kabul edici, günahları affedicidir.&#8221; ( Nasr :3)</p>
<p><strong>SİGARA-SABIR</strong></p>
<p>Sigarayı bırakmakta en önemli faktör şahsın irade gücüdür. Şahsın nefsine ve iradesine en hakim olduğu zaman ise oruçlu olduğu Ramazan ayıdır.&#8221;aylarca nasıl sabredeceğim” deyip mevcut sabrınızı başka zamanlara dağıtmayınız.Sabırda sadece yaşadığınız günü, hatta yaşadığınız o saati düşünün. Yani; “ ben şu anda sigara içmemeye sabır edebiliyor muyum?” diye kendinize sorun.</p>
<p>Ramazan ayında sigarayı bırakmaya teşebbüs eden ve muvaffak oldukça çoktur. ( Afifi Z E M : J of roya .society for Health :117 -4- 231-5, 1997 )</p>
<p><strong>ORUÇ TUTANLARDA GÖRÜLEN FİZYOLOJİK DEĞİŞİKLİKLER</strong></p>
<p>Oruçlu iken, istirahat esnasında kalbin atış sayısında (nabız) azalma vardır&#8230;Oruç tutmanın solunum faaliyetlerinde herhangi bir önemli değişikliğe yol açmadığı anlaşılmıştır.( Duncan M T et al: ventilatory function in Malay Muslims during normal activity and the Ramadan fast. Singapore Med J,31 (6) :543-7.1990- Ghamdi B, Nwoye L O: Effects of Ramadan fasting on respiratory test in normal voluntees. Proceedings of the Second Interntional Congers on “ Health and Ramadan”, İstanbul ,1997, p.67 )</p>
<p>Oruçlu iken vücuttaki kortizol miktarı artmaktadır. Bu vücutta belli dengelerin devamı için, açlık halinde yaratan Allah’ın verdiği bir tedbir mekanizmasıdır. Bu sayede açlık durumunda kan şekeri belli seviyelerde korunmuş olur.( Tahmasebi A , ve ark:sağlık ve ramazan , 1997,s:20 )</p>
<p>Ramazanda oruç tutmak, anlama,kavrama ile alakalı faaliyetlere zarar vermemektedir.Hafızayı azaltıcı bir yönü de yoktur.( Roky R, et al :Ann of nutr and metab, 44 -3- :101-7, 2000 &#8211; Haouari M , Health and Ramadan, 1997,p.65)</p>
<p>Suriye de yapılmış olan bir araştırmada , oruç tuttanlarda mekanik sebeplerden ileri gelen bel ağrıları dahil, bel ağrıları olan bir çok hastaların iyileşmesinde orucun faydalı tesirleri görülmüştür İltihabı sebeplerle bel ağrısı olan hastalarda bu iyileşme çok daha açıktı, aşıkardı. (Karadan A N , “ Health and Ramadan”, İstanbul ,1997, p.66)</p>
<p>100 sağlam gönüllü şahıs üzerinde yapılan araştırmanın sonuçları:</p>
<p>Normal de %95,86 miligram (mgr) olan ortalama açlık kan şekeri oruçta %83,91 mgr’a düşmüştür.Bu ise normal hudutlar da olan bir değerdir. Serum albumini, kontrollerde ortalama %4.3 gr oruçlularda ise %4.57 gramdır. Önemli bir fark bulunmamıştır. Oruçlu iken kandaki homosistein düşmektedir. Bu ise kalp ve damar hastalıkları ile alakalı risk faktörlerinin azaldığını gösterir.( LariJani B , Et al ,“ Health and Ramadan”, 2001, p.28 ) Kontrol grubunda %116.27 mgr olan triglseridler(yağların bir şekli) oruçlularda %90.9 mgr’a düşmüş; kontrollerde %12.22 mgr olan serbest yağ asitleri oruçlularda %8,8.14 mgr’a düşmüştür. Bunlar arzu edilen, sağlık açısından güzel olan neticedir.Total lipid (yağ) kontrollerde ortalama %515,80 mgr iken oruçlularda %495.75mgr inmiş. Yağların oruçlu iken düşmesi sıhhat açısından güzel olan değerlerdi.( M ve ark: islami oruç üzerinde biyokiyasal bir araştırma Atatürk un diş. Fak. Yıllığı 4:135-65,1980)</p>
<p>Pr Dr Münip Yegin ve ark. araştırmalarının ( İslami oruç üzerinde biyokimyasal bir araştırma, 1980 ) neticelerine göre : islami oruçta, kandaki üre değeri kontrollerde %42,50 mgr iken oruçlu olanlarda % 42,20 mgr dir. Ürik asit kontrollerde %6,63 mgr iken oruçlularda %6.47 mgr olup birbirine çok yakın değerler çıkmıştır. Oruçsuz iken yapılan tahlillerde yoğunluğu 1,0417 bulunmuştur. Aradaki fark önemsizdir.</p>
<p>Oruçlularda kandaki üre artmamıştır.Kandaki protein miktarı azalmamıştır.Amino asitlerin kandaki miktarları artmıştır. İdrarda aseton tesbit edilmemiştir.Serbest yag asitleri artmamış hatta eksilmiştir.kan şekeri %83,91 mgr kadar düşmüştür.arteriyoskleroza refakat eden, hipertansiyon, angina pektoris yani kalp ağrısı, çeşitli çeşitli enfarktüsler ve bazı böbrek hastalıkları icin İslami mana da oruçun, son derece önemli profilaktik yani koruyucu te’siri olduğu rahatlıkla söylenebilir.</p>
<p>Ramazan ayında tutulan orucun kan şekeri, kreatinin, ALP (alkalen fosfataz), ALT (alanin amino transferaz) ve AST (aspartat amino Trasferaz ) değerleri üzerine olan te’sirleri 100’ü erkek 10’u bayan olan 110 kişide incelenmiştir. Bu değerlerde ufak ufak değişiklikler olsa bile, neticelerin hep normal hudutlarda kaldığı anlaşılmıştır.(Siahkolah B,ö Azizi F: The effect of fasting on blood sugar, creatinine and hepatic enzymes during ramadan. Iranian J of Endocrinology and Metabolism (IJEM). Abstarct Book The Congress on Health and Ramadan, October, 2001, p.30.)</p>
<p><strong>ORUÇ VE SİNDİRİM SİSTEMİ</strong></p>
<p>Oruç şüphesiz belli bir yaşa gelmiş ve sihhatlı olan şahıslara farz dır. Hastalık oruca manı ise oruç tutmaz . Ülserli şahıslar oruç tutmalı mıdır. Ülser daha çok midede ve on iki parmak bağırsağında meydana gelen yara olarak bilinir. 1992 yılında Prof. Dr. Said Kapıcıoğlu ve arkadaşları ülser (duodenal ulkus) teşhisi konulmuş 7 erkek gönüllü üzerinde araştırma yaparlar, akşama kadar yani iftar saatine kadar aç kalmağa niyet eden şahısların, ülserli olsa bile öğle saatlerinde rahatladığı görülmüştür. Midedeki asit ifrazatı öğle saatlerinde azalmıştır. Oruç tutmanın mide (peptik) ülserinin ortaya çıkmasında önemli rolü olan midedeki asit ifrazatının artmasına (hiprasidite) yol açacağını söylemek yanlış olur.Tunuslu bir araştırıcı grubunda 57 hastaya her gün 30mgr lansoprazol verildi. 27 si si oruç tutmadı 30 kışılık diğer grupda oruç tuttu.Sonuçta oruç tutan ve tutmayanlar arasında arazlar (semptomlar) bakımından bir fark görülmedi. Oruç tutmayanlarda %88.8 oruç tutanlarda ise daha fazla yani %90 nisbetinde ülser den şifa buldukları görüldü.Bu nedenle ülserli hastalar herhangi bir riske girmeden rahatlıkla oruçlarını tutabilirler ( Mehdi A, Ajmi S , Gastroenterol clin Biol, 21- 11- :820-22, 1997 )</p>
<p>Ramazan öncesi ve ramazan ayında serum gastrin seviyelerinde önemli bir farkın olmadığı anlaşılmıştır. ( Polat H ve arkadaşları: Oruç tutmanın serum Gastrin seviyesinde TE’sirleri. “ramazan ve sağlık” ile alakalı ikinci milletler arası kongre kongre kitabı.)</p>
<p>iç salgın yapan guddelerin salgıları<br />
İslami oruçtaki açlık müddeti salgı ve hormonların kandaki seviyelerinde herhangi bir değişikliğe yol açacak kadar uzun değildir.( Azizi F : “health and ramadan”. P.39, İstanbul, 1997.)</p>
<p>Ramazan da kan şekeri seviyelerinde ufak tefek iniş çıkışlar olsa da genellikle kan şekeri normal hudutlarda kalmıştır.(Azizi F: the blood glucose in health and diabets during ramadan. Proceedings of the 2nd ınternatıonal congress on “health and ramadan”. P.40, İstanbul, 1997)</p>
<p>İnsülinin değerlerinde ramazan ayında normal günlere göre fazla fark olmadığı anlaşılmıştır.( Marniche D, et al : effect of fasting and refeeding during ramadan on glucoregulation. Proceedings of the 2nd ınternatıonal congress on “health and ramadan” .p.125, İstanbul 1997 )</p>
<p>Oruç tutabilecek şeker hastaları<br />
20 yaşın üzeri, hamile olmamalıdırlar,bebeğini emziriyor olmamalı,şahsın kilosu normal, kan şekerinde büyük iniş çıkışlar olmaması, hastaların ağır hiper tansiyon gibi ikinci bir ağır hastalığın olmaması lazım. Vucütları perhize cevap verıyor olmalıdır.kan şekeri belli seviyeleri geçmeyen Tip II şeker hastaları perhize dikkat ederek ve ilaçlarını aksatmadan sahurda ve iftarda muntazaman alarak oruçlarını tutabilirler. Ramazanda gerek ilaç gerekse gıdayı sahur ve iftarda eşit olarak almaları; ilaçları sahurda imsaktan önce akşamleyin de iftarda yemekden önce almaları tavsiye edilir.İnsülin bağımlı şeker hastalarına oruç tutmaları tavsiye edilmez. ( Azizi F : “health and ramadan”. P.40, İstanbul, 1997.)</p>
<p><strong>HAMİLELİK VE ORUÇ</strong></p>
<p>Yeni doğan 13.351 bebeğin doğum ağırlıklarına bakıldığında, annelerinin ramazan da hamile iken oruç tutmalarının , bebeklerinde hiçbir zarara yol açmadığı anlaşılmıştır. Doğan bebeklerin doğum ağırlığına te’siri olmadığı ortaya çıkmıştır. Hamile iken ve bebeklerini emzirirken oruç tutan Müslüman kadınlarla, hamile olmayıp da oruç tutan kadınlar incelenmiştir, kan kimyaları mukayese edilmiş iki grup arasında önemli bir fark olmadığı anlaşılmıştır.( Cross J H, Eminson J and Wharton B A : Ramadan and birth weight ar full term in asian moslem pregnat women in Birmingham. Arch Dis Child,65 : 1053-6,1990 &#8211; Prentice A M, et al : Metabolic consequences of fasting during ramadan in pregnat and lactating women. Hum nutr clin Nutr, 37 (4) : 283-94, 1983.)</p>
<p>Oruçlarını tutmakta iken ve ramazandan iki hafta sonra aynı bayanlardan oruçsuz iken alınan sütün terkipleri arasında önemli seviyelerde fark olmadığı anlaşılmıştır.( Bener A, et al: Fasting during the holy month of Ramadan does not change the composition of breast milk. Nutrition Research, 21 (6): 859-64 )</p>
<p>Esansiyel Hipertansiyonlu hastalar , kan basıncı ciddi problem olmadan , sahur ve iftarda da ölçülü ve ilaçlarını kullanarak oruç tutabilirler.Ramazan ayında kalp krizi sayısının diğer aylara göre önemli seviyede düşük olduğu araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. ( Temizhas A. et al :Int Cardiolo ,70,2:149-53,1999 )</p>
<p>Bevliye hastaları üzerindeki çalışmalar ise iftar ve sahurda bol su alınması şartı ile orucun bu hastalar faydalı geldiğini ispat etmiştir (Abderrahim F :Effect of ramadan fasting on urological patients.p.218-31,1994 )</p>
<p>KAYNAK ESER VE DAHA PEK ÇOK ARAŞTIRMA KAYNAK SONUÇLARI :<br />
Din ve Bilimin Işığında ORUÇ VE SAĞLIK r.Dr. Alparslan Özyazıcı ( HÜTF Histoloji-Embriyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2007/09/30/oruc-bicaksiz-ameliyattir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Esrarlı Sayı: Pi</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2007/06/02/esrarli-sayi-pi/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2007/06/02/esrarli-sayi-pi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Jun 2007 09:16:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Satırarkası]]></category>
		<category><![CDATA[bediuzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Pi sayisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=603</guid>
		<description><![CDATA[Birçoğumuz, resim yaparken dağların ardından parıldayan güneşi, altın sarısı bir daire; gece nuruyla arzı aydınlatan dolunayı da beyaz bir daire olarak çizmişizdir. İrili ufaklı çemberlerin, renk renk dairelerin resimlerimize kattığı güzelliğin farkına varmış, geometri derslerinde çoğumuz farklı boyutlardaki bu dairelerin ortak sırrı olan, çevresinin çapına oranını ifade eden &#8220;p&#8221; sayısını öğrenmişizdir. Bu sabit sayı, Yunan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img width="500" src="http://farm1.static.flickr.com/159/406905302_66ec52a22d.jpg?v=0" height="333" style="width: 500px; height: 333px" /></p>
<p>Birçoğumuz, resim yaparken dağların ardından parıldayan güneşi, altın sarısı bir daire; gece nuruyla arzı aydınlatan dolunayı da beyaz bir daire olarak çizmişizdir. İrili ufaklı çemberlerin, renk renk dairelerin resimlerimize kattığı güzelliğin farkına varmış, geometri derslerinde çoğumuz farklı boyutlardaki bu dairelerin ortak sırrı olan, çevresinin çapına oranını ifade eden &#8220;p&#8221; sayısını öğrenmişizdir. Bu sabit sayı, Yunan alfabesinin 16. harfi olan &#8220;p&#8221; sembolü ile gösterilir. Bir sicim kullanılarak yapılan basit bir ölçmeyle, bu sayının &#8220;yaklaşık&#8221; olarak 22/7 yani 3,142857142857&#8230; olduğu görülebilir. Fakat bu, p&#8217;nin gerçek değeri değildir. Ölçme büyüklüğü önemli olmayan herhangi bir çember çizilir, bu çemberin çevresi ile eşit uzunlukta bir ip temin edilir. Daha sonra ip, çemberin çapı uzunluğunda parçalara ayrılır, görüleceği gibi çap uzunluğunda 3 parça ile çapın yedide birinden biraz kısa bir parça ip elde edilir. Böylece çemberin çevresinin çapına oranı olan p sayısının, 3 tam 1/7 yani 22/7&#8242;den biraz daha küçük bir sayı olduğu görülmüş olur. Fakat bu rasyonel bir sayıdır ve bu tip sayılarda virgülden sonraki basamaklar tekrar ettiği takdirde blok şeklinde sonsuza kadar tekrar eder. p sayısı veya Ö2 gibi irrasyonel sayılarda ise, virgülden sonraki basamaklar sonsuza kadar sürekli değişir (kaotik şekilde) ve bir kurala tâbi olmaz.</p>
<p>Çoğumuzun hafızasında p sayısı 3,14 veya 22/7 olarak yer etmiş olsa bile, p&#8217;nin gerçek değeri bunların ikisi de değildir. Peki bu sayı, yani p, tam olarak kaçtır? İşte bu soru, p sayısını tam olarak hesaplamak isteyenleri 4.000 yıldır meşgul etmektedir. Bilim ve teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde bile, bir çemberin çapına oranının tam olarak hesaplanamaması, işlem sonsuza kadar devam ettiği için ilâhî hikmetleri açısından üzerinde düşünülmeye değer bir husustur. Tarih boyunca matematikle ilgilenen birçok insan, p sayısını hesaplamak için yıllarını vermiştir. p sayısının 3,141592653589793238&#8230; şeklinde sonsuza kadar devam eden bir ondalık rakam serisi olduğu bilinmektedir. Virgülden sonra sonsuz sayıda basamak olduğu ve bir sayının sonsuza oranının sıfır olduğu göz önüne alınırsa, trilyonuncu basamağın bulunmasının bile p&#8217;nin bütün serisini bulmaya nispeten ne kadar önemsiz olduğu daha iyi anlaşılabilir. Buradan sonsuza uzanan bir seriyi araştırmanın pratik bir faydasının olmadığı da anlaşılacaktır.pi sayısının değeri:<br />
3,14159265358979323846<br />
2643383279502884197169<br />
3993751058209749445923<br />
0781640628620899862803<br />
4825342117067982148086<br />
5132823066470938446095<br />
5058223172535940812848<br />
1117450284102701938521<br />
1055596446229489549303<br />
8196442881097566593344<br />
6128475648233786783165<br />
2712019091456485669234<br />
6034861045432664821339<br />
3607260249141273724587<br />
0066063155881748815209<br />
2096282925409171536436<br />
7892590360011330530548<br />
8204665213841469519415<br />
1160943305727036575959<br />
1953092186117381932611<br />
7931051185480744623799<br />
6274956735188575272489<br />
1227938183011949129833<br />
6733624406566430860213<br />
9494639522473719070217<br />
9860943702770539217176<br />
29317675238467481846…</p>
<p>En hassas hesaplamalarda bile belli bir basamaktan sonrası önemini yitirdiği halde, insanlar niçin p&#8217;nin sonsuza giden basamaklarını bilmek istiyor? Bu sorunun cevaplarından biri, muhtemelen, insanın sınırları ölçme isteği ve sonsuzu anlama iştiyakıdır. Bu sayı ile Yüce Yaratıcı&#8217;nın kâinatta vazettiği kanunlar arasında bir münasebet olduğunu düşünenler, bu sayının basamaklarında sanki bir işaret, bir mesaj aramışlardır. &#8220;Allah kanunlarını her zaman geometri ile vazetmiştir.&#8221; diyen Eflatun da onlardan biridir.</p>
<p>Üstad Bediüzzaman Hazretleri ise konuyu, 20. Söz&#8217;de, daha genel bir bakışla şu şekilde değerlendirmiştir: &#8220;Her bir kemalin, her bir ilmin, her bir terakkiyatın, her bir fennin bir hakikat-ı âliyesi var ki, o hakikat, bir İsm-i İlâhî&#8217;ye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o sanat, kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir. Meselâ, hendese (geometri) bir fendir. Onun hakikati ve nokta-yı müntehası (en son noktası), Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8216;ism-i ADL (her şeyi yerli yerince ve doğru yapan) ve MUKADDİR&#8217;ine ( her şeyi belli ölçüler içinde yaratan) yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakimane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.&#8221;</p>
<p>p sayısının hesaplanmasındaki tarihî süreç Mısırlılar ile başlar. Mısırlı bir katip olan Ahmes&#8217;in MÖ 1650 yıllarında hesapladığı p değeri olan 3,16049&#8230; ile gerçek değer 3,14159&#8230; arasında yalnızca binde altılık bir hata vardır. O zamanki şartlar dikkate alınırsa bu başarılı bir tespit sayılabilir. Büyük Giza Piramidi&#8217;nin bir kenarının yüksekliğine oranının yaklaşık olarak p&#8217;nin 2&#8242;ye oranı ile aynı olması, p sayısının Mısır estetik ve mimari anlayışındaki yerini göstermektedir.</p>
<p>İnsanlar uzun yıllar bu değerle yetindikten sonra Arşimed (MÖ 287-212) p<br />
sayısının 3 tam 1/7 den küçük, 3 tam 10/71’den büyük olduğunu bulmuştur. Muhtemelen, Arşimed p sayısının tam olarak bulunamayacağını biliyordu, bu yüzden alt ve üst sınırlarını hesaplamakla yetindi. Bu değerleri bulurken hareket noktası kısaca şu şekilde özetlenebilir: Yarıçapı l olan bir çemberin içine ve dışına Şekil 1&#8242;deki gibi iki düzgün altıgen çizilir. Kolayca görülebileceği gibi çemberin çevresi, içteki altıgenin çevresinden uzun ve dıştaki altıgenin çevresinden kısadır, bu da matematik diliyle 6&lt;2p &lt;4Ö3 şeklinde ifade edilir.</p>
<p>Fibonacci, Leibniz, Newton ve Euler gibi Batılı matematikçilerle birlikte İslâm dünyasından da El-Harezmi ve Gıyasüddin Cemşid gibi matematikçilerin p sayısında virgülden sonraki ileri basamakları çözmeye çalıştıklarını belirtmek gerekir. Gıyasüddin Cemşid 15. yüzyılın başlarında p sayısının virgülden sonraki 12 basamağını, Avrupalı matematikçilerden 200 yıl kadar önce doğru bir şekilde hesaplama başarısını göstermiştir. p serüvenini yazarken Çudnovski kardeşlerden bahsetmemek olmaz. Bu iki kardeş, p sayısını hesaplamak için, satın aldıkları parçalarla bir bilgisayar yapmışlardır. Evlerine kurdukları bu bilgisayarı kullanarak 1989&#8242;da p&#8217;nin 1 milyara yakın basamağını hesaplama rekoru kırmışlardır. Niçin bu basamakları bulduklarını David Çudnovski &#8220;p&#8217;yi keşfetmek, kâinatı keşfetmek gibidir.&#8221; sözü ile açıklar. p&#8217;nin basamaklarını bulmadaki bilinen en son rekor, 1999 yılında Yasumasa Kanada isimli sevdalısı tarafından Tokyo Üniversitesi&#8217;nde kırılmıştır. Kanada, ileri düzeyde hesap yapabilen bir bilgisayar ile, yaklaşık 37 saatte p&#8217;nin 206,158,430,000 basamağını hesaplamıştır. Bu rekorla iki yıl önce Takashi ve Kanada&#8217;nın birlikte kırdıkları 51,5 milyarlık eski rekor da yenilenmiştir.</p>
<p>Aslında bu ileri hesaplamalara hobi denebilir. Günlük hayatın pratiği virgülden sonraki basamakları bu şekilde uzatmamızı gerektirmez. Çünkü makro-âlemdeki uygulamalar atom-altı ölçeğin boyutlarına kadar inmez, bunları ihmal eder; çünkü bunlar bizim hayatımıza tesir edecek önemde değildir.</p>
<p>p&#8217;nin bir başka özelliği ise transandantal bir sayı olmasıdır, yani p katsayıları tam sayı olan hiç bir polinomun kökü değildir. Eski zamanlardan itibaren geometri âşıkları, sadece pergel ve (üzeri işaretlenmemiş) cetvel kullanarak geometrik çizimler yapmak istemişlerdir. Meselâ, sadece pergel ve cetvel kullanarak alanı bir dairenin alanına eşit olan kare çizme meselesi bu insanları asırlar boyu meşgul etmiştir. Cebir dalında çalışma yapan uzmanlar, dairenin alanına eşit alanlı karenin çizilebilir olmasının Öp&#8217;nin çizilebilir olmasına bağlı olduğunu ispat etmişlerdir. p transandantal bir sayı olduğu için Öp çizilemez, dolayısıyla sadece pergel ve cetvel kullanarak alanı daire ile eşit alanlı bir kare çizmek imkânsızdır.</p>
<p>p&#8217;deki sırları keşfetmek isteyenler, onun düzensiz gibi görünen basamakları arasında bir benzerlik, bir münasebet aramışlardır. Virgülden sonraki basamaklarını tekrar eden sayı grupları şeklinde elde etmeyi denemişlerdir. Meselâ p&#8217;nin yaklaşık bir değeri olarak bilinen 22/7 yani 3,142857142857&#8230; sayısının virgülden sonraki basamakları 142857 sayı grubunun tekrarı şeklindedir. Ne var ki, sayısı olan 3,141592653589793238&#8230; açılımının virgülden sonraki basamakları arasında buna benzer bir münasebet bulmak imkânsız gibi gözükmektedir. Bu, aynen dış görünüşlerinin birbirine benziyor görünmesi ile birlikte her insanın parmak izinin farklı olması gibidir. Nasıl ki her şahsın kendine has bir parmak izi vardır ve bu, insanın kimliğini belirler, bunun gibi p sayısının basamakları da onu belirler, sonsuza giden basamaklarındaki tek bir rakam bile değişse o artık p değildir. Bütün çemberlerin söz birliği etmişçesine işaret ettiği bir sayı olan p&#8217;nin basamaklarının düzensiz ve rastgele olması düşünülemez.</p>
<p>Kamer suresi 49. âyette Rabbimiz; &#8220;Muhakkak ki Biz her şeyi bir kaderle, bir ölçü ile yarattık.&#8221; buyurmuştur. Dolayısıyla p&#8217;nin basamaklarındaki bu yapının, her mahlûku belli bir ölçüyle yaratan Yaratıcı&#8217;nın (cc) Mukaddir isminin bir tecellisi olduğu açıktır.</p>
<p>Ö.Faruk Gülderen</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2007/06/02/esrarli-sayi-pi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

