<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>fatihiraz.net &#187; Hasan Yükselten</title>
	<atom:link href="http://fatihiraz.net/tag/hasan-yukselten/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fatihiraz.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Apr 2012 16:32:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Hak Etmek</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/04/13/hak-etmek/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/04/13/hak-etmek/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Apr 2008 20:54:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yükselten]]></category>
		<category><![CDATA[yeni asya gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2008/04/13/hak-etmek/</guid>
		<description><![CDATA[İnsan başına gelen kötü bir olayda veya musibette genelde dış etkenleri suçlar. İşin kolayına kaçıp suçluyu dışarıda arar. Kendi kusurunu görmek istemez. Çoğu zaman da kaderin bu olaydaki hissesini ihmal eder. Şahsi olaylarda böyle olduğu gibi toplumsal olaylarda da genelde böyledir. Toplumlar da insanlara benzer çünkü. Bizim toplumumuzda da olduğu gibi bazen çok temel insani [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><img width="338" src="http://farm2.static.flickr.com/1249/886748149_4e10400e69.jpg?v=0" height="500" style="width: 338px; height: 500px" /></p>
<p>İnsan başına gelen kötü bir olayda veya musibette genelde dış etkenleri suçlar. İşin kolayına kaçıp suçluyu dışarıda arar. Kendi kusurunu görmek istemez. Çoğu zaman da kaderin bu olaydaki hissesini ihmal eder. Şahsi olaylarda böyle olduğu gibi toplumsal olaylarda da genelde böyledir. Toplumlar da insanlara benzer çünkü. Bizim toplumumuzda da olduğu gibi bazen çok temel insani haklar bile elde edilemez. Beşer zulmeder bir şekilde. Ama sebeplerin perde arkasında kaderin adaleti ve bir de ‘hak etmek ’ meselesi vardır. Bu nokta genelde göz ardı edilir.</p>
<p>Oysa bir şeyi hak etmeyene Cenab-ı Hak O’nu nasip etmez. Bu noktada günümüzde özellikle dini özgürlüklerin elde edilememesinde işin bu ciheti üzerinde daha çok düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim. Yani biz toplum olarak özgürlükleri ne kadar hak ediyoruz?</p>
<p>Yakın zamanda Maide Suresi’nin mealini okurken bu soru geldi aklima. Hz. Musa, İsrailogulları’nı Firavun’un esaretinden kurtardıktan sonra mukaddes toprakları yani Arz-ı Mukaddes’i fethetmek üzere yola çıkar. Arz-ı Mukaddes karşılarındadır artık. Ancak İsrailoğulları korkaklık gösterirler ve savaşmak istemezler.</p>
<p>Dediler ki: ‘Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.’1<br />
Mûsa, ‘Ey Rabbim! Ben ancak kendime ve kardeşime söz geçirebilirim. Artık bizimle, o yoldan çıkmışların arasını ayır’ dedi.2<br />
Allah şöyle dedi: ‘O halde orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dönüp dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme.’3</p>
<p>Ve İsrailoğulları 40 yıl boyunca yersiz yurtsuz ve de şaşkın bir vaziyette Tih çölünde dolaşmak zorunda kalir. Zira o nesil Arz-ı Mukaddes’i hak etmemiştir. Ancak onlardan 40 yıl sonra orayı hak eden yeni nesile nasip olur Arz-ı Mukaddes.</p>
<p>Bediuzzaman, 1. Dünya Savaşı gibi bir musibetin neden başımıza geldiğiyle ilgili bir soruya da sebep olarak siyasi olayları veya dış etkenleri göstermez. İslam âleminin namazda, oruçta zekâtta gösterdiği tembelliği yani kaderi cihetteki sebepleri nazara verir. Bu musibetin sebebini ‘Zira yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı.’4 şeklinde ifade eder.</p>
<p>Yine Bediüzzaman ‘Bir millet cehaletiyle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.’5 der. Tarihi geçmişimize de baktığımızda henüz hakkını arayabilen bir millet olmadığımızı görürüz. Mesela yakın tarihte 27 Mayıs darbesinin hemen öncesinde yüzbinler Menderes’i meydanlarda karşılarken, darbe olduğunda hiçkimsenin sesi çıkmaz. Halk korkmakta ve hakkini aramayi bilmemektedir çünkü. O kadar ki Menderes idam edildiğinde bile kimseden itiraz gelmez. Demirel’e 12 Mart müdahalesine niçin karşı çıkmadığı sorulduğunda, ‘Karşı çıksaydım arkamdan gelecek halk mı vardı?’ diye cevap verdiği söylenir. Yakın tarihimizdeki bu olaylardan, demokrasiyi ve özgürlükleri ne oranda hak ettiğimiz bir kez daha ortaya çıkar.</p>
<p>Bediüzzaman ‘Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam…’6 demişti. Ve hürriyetini korumak adına birçok sıkıntılar çekmiş, çok büyük maddi imkânları da reddetmişti. Bugün dindar kesimin elinde geçmişe oranla hayal edemeyeceği ölçüde maddi imkânlar var. Ama ne ilginçtir ki, bu maddi imkânları korumak adına hürriyetler feda edilebiliyor, olmadık tavizler kolayca verilebiliyor. O maddi imkânlar, bizi hürriyetimizi elde etmemizden alıkoyan prangalara dönüşmüş sanki. Ortada çok tuhaf ve ironik bir durum var aslında. Dine hizmet adına elde edilen maddi imkânları korumak için, dini değerlerden vazgeçiliyor, önemli ölçüde tavizler veriliyor. Amaç ve araç yer değiştirmiş adeta&#8230;</p>
<p>Günümüzde bir taraftan şahsi hayatımızda ekonomiyi herşeyden öncelikli meselemiz olarak görüp, diğer taraftan iktidardan hak ve özgürlükleri talep etmek de bence samimi olmadığı için netice vermiyor. Zira Peygamber Efendimiz (SAV) ‘nasıl yaşarsanız öyle idare edilirsiniz’ diye buyuruyor. Dolayısıyla ekonomi öncelikli yaşayan bir milletin ekonomiyi önceleyen, hak ve özgürlükleri arka plana atan bir iktidar tarafindan yönetilmesi de bence çok normal bir durum. Aksi olsaydı anormal olurdu diye düşünüyorum. Zira hak<br />
etmediğimiz halde bazı şeyleri elde etsek bile o şeyler bizde kalıcı olmazdı. Kısa bir süre sonra yine elimizden çıkardı.</p>
<p>‘Hürriyet önemlidir, zira onun için emek harcamak gerekir’ der Cemil Meriç. Uğruna emek harcanmadan, başkasının lütfetmesiyle de elde edilemez hürriyet. Mesela dini noktadaki hürriyetler için Avrupa Birliği’ni tek çözüm olarak görenler, Avrupa Birliği’nin bu husustaki ihlallere karşı gözünü yumması ve pek de umursamaması karşısında eminim hayal kırıklığına ugramışlardır. Oysa bu da kaderin bir işaretidir bence. Yani ‘haklarınızı ancak kendi mücadelenizle ve hak ederseniz alırsınız, hiç uğraşmadan, çile cekmeden, baskasının gelip hazır bir şekilde haklarınızı size teslim etmesini beklemeyin’ manası vardır sanki bu olayların arka planında.</p>
<p>Bütün bunları ‘toplumdan ümidi keselim’, ‘biz adam olmayız’ manasında söylemiyorum kesinlikle. Ama çözümü bulmak için problemin kaynağını iyi tespit etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Çözüm bence herkesin kendi hayatını, özellikle de doğru islamiyeti ve islamiyete layik doğruluğu hayatına ne kadar yansıttığını gözden geçirmesinde yatıyor. Zaten, Kur&#8217;an-ı Kerim de şöyle buyurmuyor mu: “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez.”7</p>
<p>Bediüzzaman’ın sistemi degil de fertlerin ahlakını kurtarmayı hedef alan hizmet metodu bu noktada cok manidardır. Haklarımızı elde etmeyi siyasi çözümlerde aramak bence zaman kaybından başka birşey değildir. Bizlerin gerçekten aynada kendimizle yüzleşmemiz ve şu soruya cevap bulmamız gerekiyor: Biz neyi ne kadar hak ediyoruz?</p>
<p>1. Maide Suresi, 24<br />
2. Maide Suresi, 25<br />
3. Maide Suresi, 26<br />
4. Sünuhat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 63<br />
5. Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 28<br />
6. Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, sf. 408<br />
7. Maide Suresi, 105</p>
<p>Hasan YÜKSELTEN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/04/13/hak-etmek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mahzun Bakışlı Köpekler ve Darbeciler</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/04/07/mahzun-bakisli-kopekler-ve-darbeciler/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/04/07/mahzun-bakisli-kopekler-ve-darbeciler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 07 Apr 2008 15:32:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yükselten]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2008/04/07/mahzun-bakisli-kopekler-ve-darbeciler/</guid>
		<description><![CDATA[  Onlara en çok çöp tenekelerinin yakınlarında rastlarız. Hani şu kafası öne eğik, aç karnını doyurmak için sağa sola koşturan, üstü başı kirli sokak köpeklerine. İnsanların en yakınındaki canlılara, en sadık dostlarına yani&#8230; İnsanlarla bir arada yaşayan köpekler, benzer davranışlar göstermeye başlar. Bu yüzdendir ki bir yazarın da dediği gibi, bir toplumu köpekleriyle de tanıyabilmek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> <img width="500" src="http://farm1.static.flickr.com/8/8106976_c8945f7c7e.jpg?v=0" height="372" style="width: 500px; height: 372px" /></p>
<p>Onlara en çok çöp tenekelerinin yakınlarında rastlarız. Hani şu kafası öne eğik, aç karnını doyurmak için sağa sola koşturan, üstü başı kirli sokak köpeklerine. İnsanların en yakınındaki canlılara, en sadık dostlarına yani&#8230; İnsanlarla bir arada yaşayan köpekler, benzer davranışlar göstermeye başlar. Bu yüzdendir ki bir yazarın da dediği gibi, bir toplumu köpekleriyle de tanıyabilmek mümkündür.</p>
<p>Sokak köpeklerinin yazılı bir tarihi olsaydı da okusaydık neler öğrenirdik kimbilir? Çok ilginçtir, sokak köpeklerinin zor zamanlarıyla insanlık tarihinin zor zamanları büyük oranda paralellik arz eder. Mesela İstanbul’daki sokak köpekleri için en acı zamanlar İttihat ve Terakki iktidarıyla, 12 Eylül darbecilerinin zamanlarıdır. Zira İttihat ve Terakki Hükümetinin İç işleri Bakanı olan Talat Paşa’nın emriyle 1910’da İstanbul’daki bütün köpekler özel ekipler tarafından yakalanarak Hayırsız Ada’ya sürgün edilir. Zavallı köpeklerin aç susuz bir şekilde acı acı ulumaları günlerce İstanbul sahillerinde yankılanır. Mazlumun halinden mazlum anlar ve İstanbul halkı sürgündeki köpeklere her gün sandallarla yiyecek götürür. Ama bu çaba zavallı köpeklerin kurtulmasına yetmez. Dönemin İstanbul belediye başkanı olan Cemil Topuzlu, anılarında 30 bin köpek öldürdüğünü iftiharla söyler. Hayırsız Ada binlerce köpeğin mezarlığı haline gelir. İstanbul’daki sokak köpeklerinin Hayırsız Adaya sürgün edildikleri yıllarda, bütün ülkenin bir komite baskısı altına girmiş olması, doğu vilayetlerinde de Ermeni sürgününün gerçekleşmiş olması Sizce de anlamlı değil midir?</p>
<p>İstanbul’daki sokak köpeklerinin başına gelen en büyük ikinci felaket ise yine İttihat ve Terakki zihniyetindeki 12 Eylül döneminde gerçekleşir. Darbeden sonra İstanbul’dan sorumlu olan generalin ilk işlerinden birisi, tüm köpeklerin itlaf edilmesidir. Bu dönemde İstanbul’da tam 88 bin köpek tek tek yakalanıp öldürülür. Ve bu icraat için gururla ‘Yıllardır sivil yönetimlerin çözemediği sorunu hallettik’ açıklaması yapılır. Aynı darbe sürecinde ülkenin dört bir yanında öldürülen, hapse atılan, işkenceden geçen, sürgüne gönderilen insanların sayısıysa, öldürülen köpeklerin sayısından çok daha fazladır.</p>
<p>Yani toplumla sokak köpekleri arasında gerçekten bir bağlantı vardır. Çocuk klasiklerinden Tom Sawyer’ın Maceraları’nın da yazarı olan Amerikalı yazar Mark Twain 1861’de ziyaret ettiği İstanbul’da sokak köpeklerini görünce şöyle bir not düşer: “Hayatımda hiç bu kadar mahzun bakışlı ve kalbi kırık sokak köpekleri görmedim.” Mahzun bakışlı ve kalbi kırık bir halkın sokak köpekleri de benzer karaktere bürünmüş demek ki.</p>
<p>Bu ülkenin insanları köpekleri sever. Belki Ashab-ı Kehf’in cennetlik köpeği Kıtmir’den ötürü, belki Kuran’da hayvanlara merhametle yaklaşılması emredildiğinden ötürü dokunmaz onlara. Ama darbeciler değil köpekleri, insanları bile sevmez. Mesela basında köpeksever olarak bilinen ama fırsat buldukça halkı aşağılayan, darbeyi teşvik eden bir yazar, darbeler zamanındaki köpek katliamlarını neden hiç yazmaz acaba? ‘Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’ gibi bir anlayışa sahip olan zihniyet için insanlar da köpekler de teferruattır çünkü. Kendileri gibi düşünmeyen insanların, onların nazarında köpek kadar değerleri yoktur.</p>
<p>Bediüzzaman bir mektubunda, “‘Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasîsi olan, “Selâmet-i millet için fertler feda edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda edilir” diye, bütün nev-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun su-i istimalinden neş’et ettiğini kat’iyen bildim” der. Bediüzzaman’ın bu uyarısına rağmen, bugün bir takım ehl-i dinin de ‘Söz konusu vatansa gerisi teferruattır’ gibi cümlelerin etkisine kapılmaları en hafif deyimiyle dehşetli bir yanlışlıktır, bir anlamda darbecilerin değirmenine su taşımaktır. Bu yanlış tavır darbecilere de cesaret vermektedir.</p>
<p>Ama darbe heveslilerinin ve cuntacıların da bilmesi gereken birşey var. Faşist ve totaliter rejimlerden günümüze dünya çok değişti. Günümüzün dünyasında artık ‘önce insan’ anlayışı hükmediyor. ‘Devlet millet içindir’ anlayışı kabul görüyor. Sokak köpekleri de artık eskisi gibi mahzun ve çaresizce bakmıyor. Bilinç altlarındaki korku çok eski nesillerde kaldı. Toplum da, bir zamanlar belki kendi garipliğinden birşeyler bulduğu için gözü yaşlı izlediği mazlum tiplemesindeki Küçük Emrah filmlerini artık komedi niyetine izliyor. Halk, sokak köpeklerine de demokrasiye de sahip çıkıyor. Darbecilerin sokak köpeklerinin tarihini iyi incelemeleri gerekiyor. Zira sadece toplumun değil, onların da canına yetti artık.</p>
<p>Hasan Yükselten</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/04/07/mahzun-bakisli-kopekler-ve-darbeciler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Musalla Taşı</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2008/03/04/musalla-tasi/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2008/03/04/musalla-tasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 Mar 2008 18:47:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yükselten]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2008/03/04/musalla-tasi/</guid>
		<description><![CDATA[Benim ve sizin misaliniz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca onlara engel olmaya çalışan adamın hali gibidir. Ben sizi kuşaklarınızdan tutarak ateşten korumaya çalışıyorum, siz ise benim elimden kurtulup da ateşe atılmaya çalışıyorsunuz. (Hadis-i Şerif) Yüz yıllık eski bir Osmanlı camisinin musalla taşında, yeşil bir örtünün altındaki tabutta boylu boyunca uzanan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Benim ve sizin misaliniz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca onlara engel olmaya çalışan adamın hali gibidir. Ben sizi kuşaklarınızdan tutarak ateşten korumaya çalışıyorum, siz ise benim elimden kurtulup da ateşe atılmaya çalışıyorsunuz. (Hadis-i Şerif)</p>
<p style="text-align: center"><img width="500" src="http://farm1.static.flickr.com/155/339752026_94f0825bb8.jpg?v=0" height="375" style="width: 500px; height: 375px" /></p>
<p>Yüz yıllık eski bir Osmanlı camisinin musalla taşında, yeşil bir örtünün altındaki tabutta boylu boyunca uzanan genç bir insan bedeni. Tabutun etrafında ağlamaktan göz pınarları kurumuş yakınları. Cami avlusunda, bulundukları ortama pek de alışkın olmadıkları çok belli olan, belki de gelmek zorunda oldukları için orada olan insan kalabalığı. Ölümün soğuk yüzü, hele ki beklenmedik bir anda beklenmedik bir şekilde ortaya çıkınca daha bir sarsıyor insanları.</p>
<p>Modern insan ölüme karşı devekuşu vaziyetini takınıp, onu görmezden gelmeye calışsa da, kabir görmemek için mezarlıkları şehrin uzak yerlerine taşısa da, hayatın en gerçek hakikati hiç değişmiyor. Rahmetli Cem Karaca’nın bir şarkısında bahsettiği gibi yolumuz sonunda hep mezarlıklara çıkıyor:</p>
<p>Bir çiviyi çakar gibi vura vura günlere<br />
Dört nala gidiyoruz bizi bekleyen yere.</p>
<p>Cahit Sıtkı’nin bir namazlık saltanat mekanı olarak tanımladığı musalla taşının dili olsaydı kim bilir neler söylerdi bizlere? Doğum ile ölüm arasındaki o kısa yolculuk sırasında, insanoğlunun bu dünyada sadece misafir olduğunu, ardından sadece bir hoş sada bırakmasının önemini en iyi musalla taşı anlatabilirdi bence. Dünyevi kazançların, şan, şöhret, lüks gibi peşinden koşulan şeylerin aslında ne kadar boş olduğunu en iyi musalla taşları görür çünkü. Insanın canı gibi sevdiklerinden ayrılmasının acısını en iyi o bilir. Ölümün genç yaşlı, fakir zengin dinlemediğini, dünyanın faniliğini, en çok o hisseder. Bu yüzden, konuşamasa da, gören ve duyan insanlara hep birşeyler fısıldar musalla taşı.</p>
<p>Ancak günaha günah demenin bile garipsendigi, dini hatırlatan şeylerin acaip karşılandığı, her türlü haramın, nefsi hazların normal sayıldığı ortamlarda yaşayan insanlar, bilemezler malesef, ne musalla taşlarının insanlara fısıldadığı hakikatleri, ne cami avlusundaki sükunu ne de secdedeki huzuru. Belki bu yüzden hep dünyevi şeylerle tatmin etmeye çalışırlar kalplerindeki boşluğu. Oysa fani bir geleceği temin etme adına harcanan çabaların, verilen emeklerin onda biri keşke ebedi hayatı temin etmek için harcanabilse. Insan, keşke dünyada en büyük saadet içerisindeyken Cenâb-ı Hak’tan vefatını isteyen Hz. Yusuf misali, kabrin ötesindeki daha cazibedar ve ferahlı saadeti fark edip, o saadete mazhar olmak için ahiretine daha fazla çalışabilse.</p>
<p>Bu noktada iman nimetine mazhar olanların sorumluluğu daha da fazladır elbette. Mesela Bediüzzaman, Hizmet Rehberi adlı eserinde, Nur Talebeleri’nin yalnız kendi imanını kurtarmakla değil; aynı zamanda başkalarının imanlarını da muhafaza etmekle mükellef olduüunu söyler. Merhum Zübeyir Gündüzalp, “Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopsaydı, ‘Bir genç dinsiz olmuş’ haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince param parça olması lâzım gelir.” der. Zira Nur mesleğinin en önemli esaslarından biri de şefkattir. Acaba bizler bugün, böyle bir duyguyu kalbimizde hissedebiliyor muyuz? Musalla taşı bu sorumluluklarını da hatırlatır insana.</p>
<p>Havanın baharı hatırlattığı, güneşin insana ümit ışınları gönderdiği bir günde, cami avlusunda kılınan namazın ardından, çam ağaclarının, kuş seslerinin eşliğinde hayatının baharında vefat eden bir bedeni kabrine teslim edip Allah’a emanet ederken, hafif hafif çiseleyen yağmurla birlikte ağlar insan. Yanlışlarına ağlar, günahlarına ağlar, tembelligine aglar, yapamadiklarina aglar, keskelerine aglar&#8230; Rüzgar durur, sesler susar, dünya boşalır bir anda. Ruhuyla başbaşa kalır insan. Dünyanin faniliğini hatırlar. Kalbinin sesini duyar. Ağlar, aglar, yine ağlar&#8230;</p>
<p>Hasan Yükselten</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2008/03/04/musalla-tasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayat Eve Dönmektir Çoğu Zaman</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2007/12/21/hayat-eve-donmektir-cogu-zaman/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2007/12/21/hayat-eve-donmektir-cogu-zaman/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 20 Dec 2007 23:09:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayata Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yükselten]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2007/12/21/hayat-eve-donmektir-cogu-zaman/</guid>
		<description><![CDATA[  Bu cümleyi bir filmden hatırlıyorum. Otobüs sisli bir havada etrafı ağaçlarla kaplı dar bir yolda yol alıyordu. Yanağını otobüsün camına dayamış, düşünceli bir şekilde belki de eve varmayı hayal eden bir kişinin ağzından, yolun sonunda hayal meyal seçilen bir evin görüntüsü eşliğinde söyleniyordu: Hayat eve dönmektir çoğu zaman. Çocukken akşam ezanı okunmadan eve dönmenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p> <img src="http://img209.imageshack.us/img209/317/426511051c23c9c2a1cfb4.jpg" /></p>
<p>Bu cümleyi bir filmden hatırlıyorum. Otobüs sisli bir havada etrafı ağaçlarla kaplı dar bir yolda yol alıyordu. Yanağını otobüsün camına dayamış, düşünceli bir şekilde belki de eve varmayı hayal eden bir kişinin ağzından, yolun sonunda hayal meyal seçilen bir evin görüntüsü eşliğinde söyleniyordu: Hayat eve dönmektir çoğu zaman.</p>
<p>Çocukken akşam ezanı okunmadan eve dönmenin gerekliliği vardı. Akşam ezanı saatine göre eve dönüş zamanı değişirdi. Ezanın okunmasıyla birlikte sokaktaki çocuk sesleri yerini yavaş yavaş sessizlige terk ederdi. O zaman ezan saatinin belirlediği eve dönüş zamanını artık iş bitişi, okul dönüşü, vs. gibi başka durumlar belirliyor ama hayatın asıl olgusu olan eve dönüş fiili hiç değişmiyor.</p>
<p>Bugün hayatı dışarıda yaşamak üzerine bir anlayış hükmediyor. Evden ziyade sokağın, eve dönüşlerden ziyade evden çıkışların teşvik edildiği bir zamandayız. Oysa şairin, ‘Yaşamak değil. Beni bu telâş öldürecek’ dediği gibi, dışarının telâşında kayboluyor insan çoğu zaman.</p>
<p>Dışarının karmaşası boğazını sıktığında, eve giden yol elinden tutar insanın. Dışarıdaki zorunlu insan ilişkileri, şehrin yorgunluğu insanı bunalttığında, ev sığınılacak en güvenli liman olur. İşler ters gittiğinde, hesaplar altüst olduğunda eve dönme umudu avutur insanı. Ayaküstü yaşanan hayatlar çağında belki bir yere ait olmanın verdiği güven ve huzur, belki de içinde bizi bekleyen birilerinin olmasıdır eve dönmeyi bu kadar sevimli kılan.</p>
<p>Bütün canlıların akşam karanlığı çöktüğünde yuvalarına dönmesi gibi, eve dönmek de insanoğlu için doğal bir meyil sanki. En lüks oteller bile evdeki huzuru sağlayamaz meselâ. Eve dönerken hissedilen tatlı huzurun yeri ap ayrıdır. Ev size aittir çünkü, size özeldir, meskendir, sükûnet bulunan yerdir. Evde maske takamaz insanlar, yapmacık davranamazlar. Neyseler odurlar, özgürdürler. Bu yüzdendir ki, Yahya Kemal’in Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüş yolunu sevmesi gibi, dışarının da en güzel yeri eve dönüş yolu olsa gerektir.</p>
<p>Kış mevsiminde daha ayrı bir güzeldir eve dönmek. Kış evin mevsimidir, evde yaşanan mevsimdir çünkü. Bazen yağan yagmurda pencerenin kenarında oturup çayını yudumlarken şiirler yazmaktır kış mevsiminde evde olmak. Bazen de soğuk bir kış gecesinde dışarıda esen rüzgârın uğultusunu duyarken sıcak evinizde sımsıcak sohbetler etmektir.</p>
<p>Hayat eve dönmektir çoğu zaman&#8230; Sabah evden ayrıldığımızda, okula gittiğimizde, işe gittiğimizde, yolculuğa çıktığımızda, hatta daha kısa mesafeli dışarı çıkmalarımızda bile hedefimiz hep eve dönmektir.</p>
<p>Hayat eve dönmek için yaşanır bir anlamda.</p>
<p>Ve bu eve dönüşlerin belki de en anlamlısı, “Ve ileyhi’l-masîr” kelâmının işaret ettiği gibi Rabbimize dönüştür.</p>
<p>Umarım bu son dönüşümüz, gerçek evimize, asıl vatanımıza olur&#8230;</p>
<p>Hasan Yükselten</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2007/12/21/hayat-eve-donmektir-cogu-zaman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Maşrapasını Atan Diyojen</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2007/12/16/masrapasini-atan-diyojen/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2007/12/16/masrapasini-atan-diyojen/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Dec 2007 00:22:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dyojen]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yükselten]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2007/12/16/masrapasini-atan-diyojen/</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Eksiklerimizi değil de fazlalıklarımızı düşündük mü hiç hayatımızda? Diyojen’i tanırsınız belki. Hani kendisine ihsanda bulunmak isteyen, ve ’ne istersen yapayım’ diyen Büyük İskender’e, ’gölge etme başka ihsan istemem’ diyen filozof. Kuyruğuna bağlanmış tenekenin peşinde koşturup duran kedi misali, modernizmin ürettiği ihtiyaçların peşinde koşturmaktan yorgun düşen ve hiçbir zaman eksiği bitmeyen günümüz insanına 2400 yıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="left">&nbsp;</p>
<p style="text-align: center"><img src="http://img507.imageshack.us/img507/1238/masraparv0.png" /></p>
<p>Eksiklerimizi değil de fazlalıklarımızı düşündük mü hiç hayatımızda? Diyojen’i tanırsınız belki. Hani kendisine ihsanda bulunmak isteyen, ve ’ne istersen yapayım’ diyen Büyük İskender’e, ’gölge etme başka ihsan istemem’ diyen filozof. Kuyruğuna bağlanmış tenekenin peşinde koşturup duran kedi misali, modernizmin ürettiği ihtiyaçların peşinde koşturmaktan yorgun düşen ve hiçbir zaman eksiği bitmeyen günümüz insanına 2400 yıl öncesinden ders verircesine, ’hayatımda fazla olan neler var` diye sorgulayan bir düşünür. Sahip oldugu esyalar, değnek, torba, fıçı, fener ve maşrapa. Evi fıçısıdır zaten. Zenginliğini belki de fıçısına düşen güneş ışığıyla ölçmektedir. Herhalde bunun için sadece güneşinin önünden çekilmesini istemişti İskender’den.</p>
<p>İste bu filozof günün birinde pazara gidip, etrafta satılan bir sürü şeyi görünce şöyle bağırır: &#8220;ihtiyacim olmayan ne kadar da çok şey varmış!&#8221; Yine başka birgün avucuyla su içen bir çocuğu görünce, maşrapasını da atar elinden. ’Bu çocuk bana hala fazla eşya taşıdığımı öğretti’ der.</p>
<p>Bugün artık aşina olduğumuz devasa alışveriş merkezlerini her gördüğümde Diyojen gelir aklıma. Günümüzde yaşıyor olsaydı, belki de ihtiyacı olmadığı halde biraz daha ucuza bir ürün almak için bu merkezlerin önünde geceyarısından kuyruğa giren, raflara saldırırken birbirlerini ezen insanları görseydi, acaba nasıl bağırırdı diye merak ederim.</p>
<p>Günümüz dünyasında inananlar için en büyük imtihan iman küfür mücadelesinden ziyade hayat tarzları üzerinden gerçekleşiyor. Gelişine yaşanıyor artık hayatlar. Çok fazla sorgulama ihtiyacı hissetmeden.<br />
Bir yazarın belirttiği gibi artık ehl-i dünya, ehl-i iman ayrımı anlamını hemen hemen yitirmiş durumda.Çünkü herkes bir şekilde dünyevileşmiş durumda malesef.</p>
<p>Kapitalist hayat anlayışına göre ihtiyaçlar sınırsız kaynaklarsa sınırlıdır. Bundan ötürüdür ki, günümüz insanı ihtiyaç esiri, tüketim zavallısı bir varlığa dönüşmüş durumdadır. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Yani ihtiyaçlar sınırlı, kaynaklarsa sınırsızdır. İki bin yıl öncesi düşünürlerinden Seneca şöyle der: ‘Samandan bir dam hür adamları barındırırdı; şimdi mermer ve altın tavanlar altında bir köle sürüsü yaşıyor.’ Bugünkü insanlık da gökdelenler, plazalar, bankalar, lüks alışveriş merkezleri içerisinde ücretli kölelik hayatını yaşıyor aslında.</p>
<p>Bediüzzaman Sözler adlı eserinde, dünyanın üç yüzü olduğundan bahseder. Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakan birinci yüzünün ve ahirete bakan ikinci yüzünün muhabbete layık olduklarını söylerken, insanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan üçüncü yüzününse nefrete layık olduğunu belirtir. Nitekim kendisi de, dünyanın ilk iki yüzüne nazar eden, söylediği gibi yaşayan, bütün eşyasını bir sepette taşıyabilen ve üçüncü yüzü itibariyla dünyayı küçümseyebilen biriydi.</p>
<p>Bugün Bediuzzaman gibi bütün eşyamızı bir sepette taşımak veya Diyojen gibi fıçıda yaşamak mümkün değil belki ama en azından onlardan ders alarak, ara sıra da olsa hayatımızda nelerin fazlalık olduğunu, ihtiyaç kavramının hayatımızdaki anlamını düşünmeliyiz kanaatindeyim. Unutmayalım ki, çok az şeye sahip olan değil, çok şeyin özlemini çeken insan fakirdir.</p>
<p>Hasan Yükselten</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2007/12/16/masrapasini-atan-diyojen/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şehrin Uzak Bir Yerinden&#8230;</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2007/10/15/sehrin-uzak-bir-yerinden/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2007/10/15/sehrin-uzak-bir-yerinden/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Oct 2007 19:47:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ma'nâ-yı Harfî]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yükselten]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.fatihiraz.net/2007/10/15/sehrin-uzak-bir-yerinden/</guid>
		<description><![CDATA[Ramazan Ayının gelmesiyle birlikte iki zıt manzara dikkatimi çeker hep. Birincisi Ramazan’ın ruhuna uygun olan, yardımlaşmayı, paylaşmayı esas alan iftar çadırlarıyla, yardım dernekleriyle, ziyaretlerle, ibadetlerle ortaya çıkan olumlu manzara; diğeriyse Ramazan’ın ruhuna tamamen zıt olan, israfın, lüksün her türlüsünün yaşandığı, gündüz bir şey yiyip içmiyor olmanın kazasının iftarda abartılarak fazlasıyla çıkartılmaya çalışıldığı olumsuz manzara. Yakın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://img142.imageshack.us/img142/8484/otekiucuztw5.png" /></p>
<p>Ramazan Ayının gelmesiyle birlikte iki zıt manzara dikkatimi çeker hep. Birincisi Ramazan’ın ruhuna uygun olan, yardımlaşmayı, paylaşmayı esas alan iftar çadırlarıyla, yardım dernekleriyle, ziyaretlerle, ibadetlerle ortaya çıkan olumlu manzara; diğeriyse Ramazan’ın ruhuna tamamen zıt olan, israfın, lüksün her türlüsünün yaşandığı, gündüz bir şey yiyip içmiyor olmanın kazasının iftarda abartılarak fazlasıyla çıkartılmaya çalışıldığı olumsuz manzara.</p>
<p>Yakın zamanda değerli bir yazarın da makalesinde çok güzel bir şekilde izah ettiği gibi, kapitalist zihniyet Ramazan Ayı’nı da kendisine âlet etmeye çalışıyor günümüzde. İftar ve sahur vakitleri bile reklâm aracı olarak kullanılmaya başlanmış durumda malesef. Ortalama bir kişinin bir haftalık yiyeceğine karşılık gelen miktarı bir iftar bedeli olarak belirleyen ve iyi de müşteri çeken lüks iftarlar da bu anlayışın sonucu olsa gerek. Tüketim kültürü bir taraftan Ramazan Ayı’nı kendisine âlet etmeye ve dönüştürmeye çalışırken, diğer taraftan dindar kesimi şehir hayatının en merkezine, eğlence ve alışveriş mekânlarının önlerine taşımaya çalışıyor. Nimetlerin değerinin anlaşılması açısından en feyizli ay olan Ramazan’da bile insanlar modernitenin israf ve eğlence tuzağına düşebiliyor.</p>
<p>Oysa Kur’ân’a baktığımızda şehir hayatının merkezine dalanlara değil, şehrin uzak yerinden gelenlere vurgu yapıldığını görürüz. Meselâ Kasas Sûresi’nde şöyle bir âyet geçer: “Derken şehrin uzak tarafından bir adam koşarak geldi. Dedi ki; ‘Ey Musa, ileri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar. Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim’”1 Yine Yasin Sûresi’nde, “Derken şehrin uzak bir yerinden bir adam koşarak gelip: ‘Ey kavmim, resûllere tabi olun’ dedi”2 şeklinde bir âyet geçer.</p>
<p>Bu âyetlerde de görüleceği gibi, hidayete eren kişilerin şehrin uzak yerinden gelmiş olmaları özellikle vurgulanmaktadır. Her kelimesinde hikmet yüklü olan Kur’ân-ı Hakîm’in bu vurguları boşuna yaptığı düşünülemez elbette. Zira İslâmiyete ilk tâbî olanlar da Mekke’de şehrin merkezine hâkim olanlar değil, şehrin merkezinden uzakta olan fakir ve zayıf kimselerdi. Unutmayalım ki, o zamanlarda, müşriklerin derdi de aslında atalarının dinleri değildi. Putlar vasıtasıyla Mekke’nin merkezinde, Kâbe’de ellerinde tuttukları ticârî hayatın ellerinden çıkmasıydı korktukları. Ama şehrin uzak yerindeki insanlar belki de bundan ötürü daha kolay iman edebilmişlerdi. Sosyal hayatın derinliklerinde kayboldukça sosyal baskılar sonucu insanların hakikatleri savunmaları daha zor oluyor galiba.</p>
<p>Günümüz sosyal hayatını düşünürsek, acaba bugün dinini yaşamaya çalıştığı için dışlansa da, istikrarlı ve kararlı duruşundan taviz vermeyen, sebat üzerinde olmaya devam eden kişileri mi çağrıştırıyor şehrin uzak bir yerinden gelen adam? Demek ki tarihin birçok devrinde dinini yaşayanlar şehirden uzaklaşmak durumunda kalmışlar. Bediüzzaman’ın hayatını şehirden uzakta bir mağarada geçirme arzusu ve Risâleleri Barla gibi bir köyde telif etmeye başlaması, genellikle şehir dışında mekânları tercih edişi de bu noktada dikkate değer bir durumdur.</p>
<p>Günümüzde dindar kesimin dünyevîleşmeden etkilenmesi sonucu, “Biz de her yerde olmalıyız, lüks ve gösterişli iftarlar da bizim hakkımız, şehrin göbeğindeki eğlence mekânları da&#8230;” derken, dindar insanlar hiç olmamaları gereken yerlerde boy gösterirken, hatırlarına ‘şehrin uzak bir yerinden’ koşarak gelen adam gelir mi acaba? Sahi o adam neden şehrin uzak bir yerindeydi? Ve neden koşarak geliyordu?</p>
<p>Bugün fiilen şehirden ayrılmak mümkün olmayabilir ancak şehrin cazibesini kalbimizden çıkararak, ondan kalben ayrılmak mutlak bir gereklilik olsa gerek. Zira günümüzde dine hizmet için dünyaya dalmaya değil, şehrin tâ öbür ucundan heyecanla koşmaya ihtiyaç var.</p>
<p>Dipnotlar:<br />
1- Kasas Sûresi, 20<br />
2- Yasin Sûresi, 20</p>
<p>Hasan Yükselten / Yeni Asya Gazetesi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2007/10/15/sehrin-uzak-bir-yerinden/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk Tüketimi..</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2007/01/01/ask-tuketimi/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2007/01/01/ask-tuketimi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jan 2007 11:02:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hayata Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yükselten]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=8</guid>
		<description><![CDATA[   Modern zamanların ruhen hasta ettiği insanların karşısına çıkardığı en önemli kandırmacalardan biridir aşk tüketimi. Popüler kültür, birçok şey gibi, aşk, sevgi, vb. kavramları da kendi menfaati doğrultusunda dönüştürmüştür günümüzde. Bu anlayışa göre insanların aşık olma zorunluluğu vardır hayatta. Bir an önce karşı cinsten birine aşık olmamak en büyük eksikliktir, hatta ayıptır. Bunun sonucudur ki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>  </p>
<p style="text-align: center"><img src="http://img260.imageshack.us/img260/966/krkkalprc8.jpg" /></p>
<p>Modern zamanların ruhen hasta ettiği insanların karşısına çıkardığı en önemli kandırmacalardan biridir aşk tüketimi. Popüler kültür, birçok şey gibi, aşk, sevgi, vb. kavramları da kendi menfaati doğrultusunda dönüştürmüştür günümüzde. Bu anlayışa göre insanların aşık olma zorunluluğu vardır hayatta. Bir an önce karşı cinsten birine aşık olmamak en büyük eksikliktir, hatta ayıptır. Bunun sonucudur ki bugün artık ilkokula giden çocuklar bile kendilerine sevgililer edinmeye başladılar.</p>
<p>Modernite, aşk tüketimi ile, evliliği sadece maddi olarak değil aynı zamanda duygusal olarak da zorlaştırmıştır günümüzde. Evlilik yolunda zaten israf ve görenek belası sonucu maddi şartları sağlayana kadar neredeyse hayatını yarılayan insanların karşısına bu sefer duygusal engelleri çıkartır. Öyle ya&#8230;İlla ki aşık olarak evlenmelidir insan.(!) Aşk tüketiminin bu anlayışı, evlenmeyi düşünen ve akıldan çok hisleriyle hareket eden gençlerin duygularını da malesef çok yanlış kullanmalarına sebep oluyor. Maddi şeylerdeki israf gibi duygular da çok kolay israf ediliyor bu yolda. Kanaate riayet etmeyen insanlar, kendilerine bahşedilen sevgi, saygı gibi duygulara da kanaat etmiyorlar. Dünyevi şeylerde hırs gösteren insanlar aşkta da hırs gösterip hasarete düşüyorlar. Yazılı ve görsel basın dizilerle, filmlerle, makalelerle, şarkılarla insanların kafasında öyle bir aşk anlayışı üretiyor ki, sanki insanın evleneceği kişi, karşısındakini vazgeçilmez olarak görmeli, o olmadan yaşayamamalı, onsuz hayatı düşünememeli, onsuz kendisini bir hiç gibi hissetmeli, herşeyini onda bulmalı, her an onu düşünmeli, vs vs. Oysa kimse birbiri için vazgeçilmez olmamalı. Kimse birbirinin herşeyi de olmamalı. Olamaz da zaten&#8230;Bu dünyaya çok önemli ve büyük vazifeler için gönderilen insanın hayattaki herşeyini fani bir kişiye bağlaması kadar anormal birşey olabilir mi?</p>
<p>Günümüzün hazıra alışkın nesli tevekkül, teslim, güven gibi duygularla belli bir zaman sürecinde çaba sarfederek, hak ederek, helal dairede karşılıklı olarak elde edilmesi gereken olgun sevgi yerine aşkı da hiç çaba sarf etmeden hem de haram helal dinlemeden bir anda elde etmek istiyor. Basamakları teker teker çıkmak yerine bir anda tepeye ulaşmaya çalışıyor. Görür görmez vurulacağı, yüksek voltajlarda elektrik(!) alacağı, masallardaki beyaz atlı prensini veya uyuyan prensesini bekliyor hazıra müptela gençlik. Ve bu uğurda hem de haram dairede deneme- yanılma yoluyla duygularını da bonkörce israf etmekten kaçınmıyor. Ama beklentiler çok yüksek olunca hiçbir şekilde tatmin de olunamıyor. Zaten mükemmel ve sonsuz olanı sevmek isteyen bir kalb, fani ve kusurlu sevgilerle nasıl tatmin olabilir ki? Karşısındakini mükemmel ve kusursuz olarak görüp ona göre ütopik hayaller kuran, gözünde aşırı derecede büyüten, ona göre aşırı değer veren bir kişi, sevdiğine kavuşup gözündeki hayal perdesi inince, karşısındakinin kusurlu yönlerini de görünce, ütopik beklentilerinin gerçekleşmediğini, heyecanının söndüğünü ve hiç de öyle beklediği gibi mutlu olmadığını, aslında o büyük duygulara da değmeyeceğini anlıyor. Geriye elinde gerçekleşmemiş hayaller, mutsuz aşklar ve bir yığın günah kalıyor. Aradığını başka bir fanide bulabilme hayaliyle yeni aşkların peşine düşüyor. Ama nafile&#8230;</p>
<p>İnsan mantık olarak kendisine uygun gördüğü, hayattaki önceliklerinin ortak olduğu, fikir ve ideal birliği kurabildiği birisini zamanla duygusal olarak da sevebilir ve benimseyebilir. Mantıkla birlikte duygular da gerekli elbette. Muhendislik hesabi yapar gibi yalnizca mantikla da hareket edilemez. Ama duygularını mantıkla yönetebilmeli insan. Yoksa sadece duygularla başlayan evliliklerde mantık gerektiğince işletilmemişse sonuçta hüsrana düşülüyor ve bu evlilikler çoğunlukla mahkeme koridorlarında sonlanıyor. Nitekim günümüzün duygularıyla hareket edip, aşık olarak evlenen, ya da öyle olduğunu zanneden neslinin geçmişe nazaran boşanma oranlarında rekorlar kırması, bu düşünceyi teyit ediyor kanaatindeyim. Oysa eskinin birbirlerini bile görmeden evlenen insanları öyle kolay kolay boşanmıyorlardı. Çünkü onlar hayalperest aşk maceraları peşinde koşmuyorlardı. Çünkü onlar günümüz bir kisim gençliğinin yaptığı gibi deneme-yanılma yoluyla harcadıkları duygularının sadece arta kalan kırıntılarını birbirleriyle paylaşmak zorunda kalmıyorlardı. Karşı cinse duydukları bütün duygularını sadece eşleri için harcıyorlar ve eşlerini uzun bir yolculukta birbirlerine yardımcı olacak fedakar arkadaşlar olarak görüp, Allah rızası için severek mutlu oluyorlardı. Eşlerini hatalarıyla sevaplarıyla kabul edip, ütopik beklentiler içine girmedikleri için hayal kırıklığına da uğramıyorlardı. Günümüzün aşk yorgunu insanları gibi ille aşık olmalıyım, ille elektrik almalıyım, neden arkadaşım çok elektrik almış da ben alamıyorum gibi saçma kıyas ve rakabetlerle kendilerini yiyip bitirmiyorlardı. Ama günümüzün başkalarında haset uyandırdığı oranda mutlu olacağını zanneden insanları malesef aşkta da yarış halindedirler. Başkalarının mutluluğunu bile kıskanırlar. Aşk tüketiminin gereğince mutlu olmasalar bile çok mutlu bir aşık rollerini takınırlar bir süre. Böylece dünya, sahte mutluluklar sahnesi haline döner.</p>
<p>Mümin için cennetten bir köşe haline gelmesi gereken aile hayatı da bugün malesef aşk tüketiminin tehdidi altındadır. Dini konularda hassas davranmaya çalışan insanlar da aşk tüketiminden ister istemez bir şekilde etkileniyorlar. Bu kesimde de artık evlilikler zorlaşırken boşanmalar kolaylaşıyor. Aşk tüketimi, bir taraftan evliliği mümkün mertebe engellemeye çalışırken, diğer taraftan var olan evlilikleri de tatminsizlik ve örnek gösterdiği sahte mutluluklara özenti ile yıkmaya çalışıyor. <strong>Bugün, aile henüz elden gitmemişken aşk tüketiminin karşısına aşk iktisadı ve aşk kanaatiyle çıkmak mutlak bir gereklilik olsa gerek.</strong> Yani bu dünyanın ahiretin tarlası ve imtihan meydanı olduğunu unutmayarak, evlilik hayatında da mutlak lezzet ve rahatın olmayacağını bilerek, aşkın başlangıç için bir sebep değil emek sarfedilerek elde edilen bir sonuç olduğunu akıldan çıkarmayarak, aşk tüketiminin esiri olmayarak, hayat gemisinin sahibine tevekkül etmek ve yükünü gemiye bırakıp zahmetinden kurtulmak gerek. Aksi halde tükenen sadece aşk değil aynı zamanda insanlık olacak&#8230;</p>
<p>Hasan Yükselten</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2007/01/01/ask-tuketimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

