<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>fatihiraz.net &#187; Düşünce iklimi</title>
	<atom:link href="http://fatihiraz.net/category/dusunce-iklimi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fatihiraz.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Apr 2012 16:32:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Büyük adam&#8230;</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2011/10/10/buyuk-adam/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2011/10/10/buyuk-adam/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 Oct 2011 18:21:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[bekir berk]]></category>
		<category><![CDATA[büyük adam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1412</guid>
		<description><![CDATA[Ahirete bir büyük adam göçtü. Kimdir bu zat? Onun kim olduğunu söylemeden önce, bir başka sorunun cevabını vermek gerekiyor. &#8221;Büyük adam kimdir? Kime büyük adam derler?&#8221; &#8221;Büyük adam, orduları yenmiş, ülkeleri fethetmiş adam mıdır?&#8221; &#8221;Hayır.&#8221; &#8221;Büyük adam, çok alkışlanan adam mıdır?&#8221; &#8221;Hayır.&#8221; &#8221;Büyük adam, çok yüksek makam ve rütbelere çıkmış adam mıdır?&#8221; &#8221;Hayır.&#8221; &#8221;Büyük adam, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm5.static.flickr.com/4063/4339181190_3f19dd1522_z.jpg?zz=1" alt="" width="468" height="640" /></p>
<p>Ahirete bir büyük adam göçtü. Kimdir bu zat? Onun kim olduğunu söylemeden önce, bir başka sorunun cevabını vermek gerekiyor.</p>
<p>&#8221;Büyük adam kimdir? Kime büyük adam derler?&#8221;</p>
<p>&#8221;Büyük adam, orduları yenmiş, ülkeleri fethetmiş adam mıdır?&#8221;<br />
&#8221;Hayır.&#8221;<br />
&#8221;Büyük adam, çok alkışlanan adam mıdır?&#8221;<br />
&#8221;Hayır.&#8221;<br />
&#8221;Büyük adam, çok yüksek makam ve rütbelere çıkmış adam mıdır?&#8221;<br />
&#8221;Hayır.&#8221;<br />
&#8221;Büyük adam, çok şeyler yıkan veya yapabilen adam mıdır?&#8221;<br />
&#8221;Hayır.&#8221;<br />
&#8221;Büyük adam, tarihlere geçmiş veya geçebilecek adam mıdır?&#8221;<br />
&#8221;Hayır.&#8221;<br />
&#8221;Büyük adam, adına anma toplantıları yapılan adam mıdır?&#8221;<br />
&#8221;Hayır.&#8221;<br />
&#8221;Ve nihayet büyük adam, herkes tarafından büyük tanınan, büyük sanılan, büyük gösterilen veya büyüktür diye ilan edilen adam mıdır?&#8221;<br />
&#8221;Hayır.&#8221;</p>
<p>Ya öyle ise, kimdir büyük adam?</p>
<p>Büyük adam, yaratılış gayesini bir an hatırından çıkarmayan, bu hedefe doğru yürüyen ve bu hedeften hiç bir zaman şaşmayan ve ayrılmayan adamdır.</p>
<p>Büyük adam, her harekâtının, her an zapt edildiğini bir an dahi aklından çıkarmayarak, her anının hesabını vereceğinin dikkat ve şuuru ile &#8216;İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râcîûn&#8217; hakikatinin idrâki içinde bulunan adamdır.</p>
<p>Büyük adam, Allah&#8217;ın rızasından başka hiç bir şeyi gaye edinmemiş ve nefsine; &#8216;Ey nefis takvâ ve amel-i sâlih ile Hâlikını râzı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur. O kâfidir. Eğer halk da Allah&#8217;ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirse iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü onlarda senin gibi âciz kullardır&#8217; diyebilen ve o esasa riâyet edebilen kişidir.</p>
<p>Büyük adam, dâvası büyük olan adamdır.<br />
Büyük adam, himmeti büyük olan adamdır.<br />
Büyük adam, hedefi büyük olan adamdır.<br />
Büyük adam, nefsi emaresini yenmiş adamdır.<br />
Büyük adam, dünyaya, menfaate, şöhrete, mala, paraya, makama ve nefsine esir olmayan adamdır.<br />
Büyük adam, meşru lezzetleri dahi dâvası uğruna terk eden adamdır.<br />
Büyük adam, şeytanına &#8216;Eyne&#8217;l-mefer&#8217; dedirten adamdır.<br />
Büyük adam, darağaçlarına, zindanlara, kurşunlara, tehditlere ve tehlikelerin her türlüsüne meydan okuyan, pabuç bırakmayan adamdır.</p>
<p>Büyük adam, şehitlik makam rütbesinin üstünde makam ve rütbe tanımayan adamdır.<br />
Büyük adam, büyüklük dâvâsı olmayan adamdır.<br />
Ve nihayet büyük adam, bütün küçüklüklerden sıyrılmasını bilmiş ve bütün büyüklükleri şahsında cem&#8217;etmiş adamdır.<br />
Şimdi ilk sualin cevabını verebiliriz: Âhirete göçtüğünden bahsettiğimiz o büyük zât, o büyük adam, yukarıda saydığımız bütün vasıfların ve sahip olduklarının da pek çoğunu sayamadığımız büyüklüklerin sahibi, Mehmed Zübeyir Gündüzalp&#8217;tir.<br />
Konya&#8217;nın, mert ve erkek ruhlara ve İslâm fedâisi kahramanlarına beşik olan Ermenek Yaylasında doğup, İstanbul ufuklarında ufûl eden güneş, &#8216;Kur&#8217;ân&#8217;ın muhkemat kal&#8217;asına gir, sünnet-i seniyeyi rehber yap, selâmeti bul&#8217; diyen ve Allah-u Âzimüşşânın nûrunu, Peygamberî Zîşanın nûrunu, Kur&#8217;ân-ı Hakîmin nûrunu, İslâm’ın nurûnu, îmânın nurûnu aksettiren Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin aksettirdiği bütün bu nurlara her daim en geniş şekilde ayna olabilmek liyâkat ve bahtiyarlığına sahip olarak âlem-i bekâya intikâl etmiştir.</p>
<p>Evet, Mehmet Zübeyir Gündüzalp, Risale-i Nur&#8217;la karşılaşıp, onu okuyunca aklıyla, kalbiyle, ruhuyla ve sair bütün lâtifeleriyle o nûrun pervanesi olmuş ve en büyük davanın iman dersleri ile yapılabileceğini idrak etmiş ve bütün zerratı ile massettiği Risale-i Nur&#8217;un muellif-i muhteremi Bediüzzaman&#8217;ın yanında yer almıştır. Her şeyini feda ve terk eden bir İslam fedaisi olarak zindanlar, tehditler, tazyikler, tecavüzler karşısında zerrece irkilmeden, onunla beraber zindanlar içinde, demir parmaklıklar arkasından, darağaçlarının altından, süngüler arasından dimdik yürüyerek geçmiştir.<br />
Hayat hikayesini ve kahramanlıklarını, fedakârlıklarını ve eşsiz vasıflarını değil bir makale, bir kitaba dahi sıkıştırmak mümkün olmayan bu zat, her şeyden önce nefs-i emaresini, his ve hevasını, bir daha belini doğrultamayacak bir şekilde yere sererek iman hizmetine vakf-ı hayat eylemiş: azamî ihlâsın, azamî fedakârlığın ve sabr-ı cemilin mücessem timsali olarak yaşamış; hüsn-ü ibadete ve taate ve şükre ve zikre muvaffak olmuş, iman-ı billaha, marifetullaha ermiş; hayatı başından sonuna kadar Kur&#8217;an hizmetinde, iman hizmetinde, Risale-i Nur hizmetinde geçmiş; hastalıkların, yorgunlukların ve şer kuvvetlerin vurmak istedikleri zincirleri darmadağın etmiş ve son nefesine kadar bu hizmetin zaferi için mücadele ederek ruhunu hizmetin ateş hattında teslim eylemiş ve kınından çıkmış bir kılıç olarak ahirete irtihal etmiştir.<br />
Allah onu garîk-i rahmet eylesin; Nur içinde yatsın; Cennetü&#8217;l-Firdevsine kabul buyursun, Peygamber-i Zîşânın ve Büyük Üstadın âğuş-u nazdârânesinde mes&#8217;ûd eylesin ve himmetini bu aciz ve günahkâr kardeşlerinin üzerinden eksik eylemesin. Âmin&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2011/10/10/buyuk-adam/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal ile Abdülhamid arasında</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2011/01/24/mustafa-kemal-ile-abdulhamid-arasinda/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2011/01/24/mustafa-kemal-ile-abdulhamid-arasinda/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 Jan 2011 19:28:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabasoglu]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1394</guid>
		<description><![CDATA[Kahramanları ne kadar azsa, bir toplumun gerçek bir demokrasinin o kadar uzağında olduğunu söylemek mümkün. Kahramanı biricik ise, o toplumun açıkça ‘otoriter’liğin, hatta ‘totaliter’liğin gölgesi altında yaşamaya mahkûm olduğunu da&#8230; Demokrasisiyle öne çıkmış ülkelerde, siyaset alanında birçok ‘kahraman’ görüyor gözlerimiz. Bu toplumlarda, hayatın diğer alanlarında ise, başkaca kahramanlar karşımıza çıkıyor. Buna karşılık, Türkiye toplumuna muktedirlerce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm3.static.flickr.com/2751/4145513975_b9b5fc4d68_o.jpg" alt="" width="396" height="303" /></p>
<p>Kahramanları ne kadar azsa, bir toplumun gerçek bir demokrasinin o kadar uzağında olduğunu söylemek mümkün. Kahramanı biricik ise, o toplumun açıkça ‘otoriter’liğin, hatta ‘totaliter’liğin gölgesi altında yaşamaya mahkûm olduğunu da&#8230;</p>
<p>Demokrasisiyle öne çıkmış ülkelerde, siyaset alanında birçok ‘kahraman’ görüyor gözlerimiz. Bu toplumlarda, hayatın diğer alanlarında ise, başkaca kahramanlar karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Buna karşılık, Türkiye toplumuna muktedirlerce biçilmiş ‘kahraman’ kontenjanı, tek kişilik. Bu ülkenin bir tek kahramanı var. Şoförler derneği için de, parlamento muhabirleri için de, ‘ekmek parası’ için yuvasından bin kilometre uzağa pamuk veya fındık toplamaya gitmiş ırgatlar için de yol gösterici bir ‘özlü söz’ü muhakkak var olan tek bir kahraman&#8230;</p>
<p>Hangi yaşa ve sınıfa ait olursa olsun bütün ders kitaplarında, muhakkak onun görüşleri var. İlgili ders ister matematik olsun, ister laikliğe aykırı zorunlu ‘din kültürü ve ahlak bilgisi’ dersi, sonuç değişmiyor. Binlerce, milyonlarca atası olan bir toplumda yaşıyor değiliz. Bu toplumun bir tek atası var, biricik kahramanı&#8230;</p>
<p>Bu toprakların neredeyse on sene mecburen tarih okumuş çocukları, Kurtuluş Savaşı söz konusu olduğunda dahi, ikinci, üçüncü bir ismi sıralamakta zorlanıyor.</p>
<p>Kemalizm, bu topraklarda, bir hükümranlığın adı. Devletlûların topluma biçtiği kalıba uyanların ‘mutlu’ olduğu; diğer herkesin ise ‘olağan şüpheliler’ listesine fişlendiği bir hükümranlığın&#8230; Türkiye’de otoriter zihniyet, tek parti döneminde yetinmeyip ‘totaliter’ bir kılığa da bürünmüş olmakla birlikte, tek adam, tek kahraman üzerinden varlığını ve hükümranlığını hâlâ sürdürüyor.</p>
<p>Yetmişiki sene önce ölmüş bir fani üzerinden bir topluma yön ve yol belirleyen bu zihniyeti aşabilmek için, yapılacak o kadar şey var ki&#8230; Bir toplumun geleceğine ipotek koyacak şekilde tek bir kahraman oluşturmak üzere tasarlanmış tarih kurgusunu sarsmak; bir insanın seksen sene önce söylediği sözün bugünün dünyasında bir karşılığı olup olmadığını sorgulamak, bu toplumda Mustafa Kemal’den daha zeki insanların doğabilme ihtimaline zihinleri açık tutabilmek, bunlardan yalnızca birkaçı. Ama nasıl bir cendereyle yüz yüze olduğumuz şuradan belli: Bu kadarını söyleyebilmek bile, çokları için büyük cür’et, başka niceleri için ise büyük cesaret&#8230; İşe bakın; öyle düşünenin göğsünü gere gere “Allah’a inanmıyorum” diyebildiği bir ülkede, ‘Mustafa Kemal’e inanmıyorum” demek için kem gözlere, kem sözlere, fişlemelere ve hatta adlî süreçlere razı olmak gerekiyor.</p>
<p>Fırsat bulabildiği anda ‘totaliter’ olmaya da yatkın böylesine otoriter bir anlayış karşısında, dinli dinsiz, Türk Kürt, Alevî Sünnî, müslim gayrimüslim, dindar seküler diye ayırmaksızın bir toplumun bir tepki vermesi beklenir normalde. Hepsi ayrı bir alanda yetkin ve hepsi de doğruları kadar yanlışlarıyla da bize ortak bir tecrübe sunan binlerce kahramanı olan ve böylece yeni yeni kahramanlar yetiştirebilen bir toplumsal zemin ihdas edebilmenin yollarını araması beklenir. Gelin görün ki, bu hâkim ‘tek kahraman’ anlayışından rahatsız olanların da aynı maraz ile mâlûl oldukları görülüyor. İtirazlarını biraz deşince, sohbeti biraz ilerletince görüyorsunuz ki, bu tablodan rahatsız olan nicelerinin itirazı resmin kendisiyle değil, resimdeki suretle ilişkili. Mustafa Kemal’in tek adam, tek lider, tek kahraman olarak takdiminden huzursuz kimileri gözünde, bu kez ‘her derde deva’ bir Abdülhamid tablosu canlanıyor. Başka kimilerinin gözünde ise, etnik, siyasî veya dinî aidiyetine göre, başka isimler. İsimler başka, ama her hâlükârda tek ve biricik&#8230;</p>
<p>Bu tanıma ne kadar layık olduğumu bilmiyorum, ama bu topraklarda dindar-seküler kategorisinin birinci tarafında görülen biri olarak, dindar kesimin Kemalizm’le olan gerilimli ilişkisinin ve açık veya gizli muhalefetinin, bu açıdan, dikkatle irdelenmesi gerekiyor. Muhalefetimiz, bu zihniyetin dinkarşıtlığından mı kaynaklanıyor, yoksa bu zihniyetin ‘otoriter’liğini de mi aynı ölçüde sorunlu görüyoruz? Doğru cevap her ikisi ise eğer, din-karşıtı olmayan, bilakis ‘dindarlar adına’ üretilen otoriter zihniyet, yaklaşım ve uygulamalara karşı da tavır koymamız gerekiyor çünkü.</p>
<p>Ama gidişat o ki, seküler kesimin otoriter tek kahramanı Mustafa Kemal’e mukabil, Sultan Abdülhamid’in şahsında dindar ama otoriter bir başka kahraman inşa ediliyor.</p>
<p>Eh, düne dair kahraman otoriter olunca, bugüne dair kahraman arayışı da otoriter bir vahada ilerlediği gibi, bugünün kahraman adayları da bu elverişli zeminde rahatlıkla otoriter savrulmalar sergileyebiliyor. Türkiye toplumunun iki önemli fay hattında ilerlediği söylenir. Türk-Kürt gerilimi birincisi, dindar-seküler gerilimi ikincisidir. Bazıları, muhtemel bir üçüncü fay kırığı olarak Sünnî-Alevî gerilimini de işaretliyor.</p>
<p>Böylesi bir deprem riskine rağmen, bu topraklarda sağlam bir demokrasi inşa etmek hiç de zor değil. Bunun ilk adımını ise, otoriter bir zihniyet karşısında ilkesel bir duruş sergilemek oluşturuyor.</p>
<p>Kimin için, kime karşı ve ne adına olduğuna bakmaksızın, otoriter zihniyetin bütün tezahürlerine karşı, ‘ilkesel’ bir duruş sergilemek ve kahramanları bol olan bir zihniyet dünyasına adım atabilmek..</p>
<p>Metin KARABAŞOĞLU-Risalehaber.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2011/01/24/mustafa-kemal-ile-abdulhamid-arasinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mevlana’nın başına gelenler ışığında&#8230;</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2011/01/19/mevlana%e2%80%99nin-basina-gelenler-isiginda/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2011/01/19/mevlana%e2%80%99nin-basina-gelenler-isiginda/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2011 19:53:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Bediuzzaman Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabasoglu]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1393</guid>
		<description><![CDATA[Bu topraklar&#8217;dan söz açan bir insanın, ya ilk, ya ikinci, yahut üçüncü cümlede sözü birkaç isme getireceğini ezbere biliriz. Biliriz, çünkü sittin senedir bıkkınlığa yol açan bir sıklıkla duymuşuzdur bunu. ‘Bu topraklar’ der demez, Mevlânâ’yı ilk, Yunus Emre’yi ikinci sırada zikreder birileri. Lutfederlerse, üçüncü ve dördüncü sırada Hacı Bayram-ı Velî ve Hacı Bektaş-ı Velî’yi de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3199/3013115484_a61f818713.jpg" alt="" width="500" height="356" /></p>
<p>Bu topraklar&#8217;dan söz açan bir insanın, ya ilk, ya ikinci, yahut üçüncü cümlede sözü birkaç isme getireceğini ezbere biliriz.</p>
<p>Biliriz, çünkü sittin senedir bıkkınlığa yol açan bir sıklıkla duymuşuzdur bunu.</p>
<p>‘Bu topraklar’ der demez, Mevlânâ’yı ilk, Yunus Emre’yi ikinci sırada zikreder birileri. Lutfederlerse, üçüncü ve dördüncü sırada Hacı Bayram-ı Velî ve Hacı Bektaş-ı Velî’yi de kaydederler. Bazılarının, işi Anadolu sınırlarına çıkarıp Ahmed Yesevî’yi de hatırladığı olur.</p>
<p>İlk sırada Mevlânâ’nın zikredildiği bu ‘bu topraklarda İslâm,’ ‘bu toprakların maneviyat erlerinin insan sevgisi, engin tevazuu ve hoşgörüsü’ türünden söylemler, hepimizde bir yanılsama üretir.</p>
<p>Bu kadar çok adı anılıyorsa, bu kadar çok biliniyor sanırız.</p>
<p>Oysa hayır. Mevlânâ, sağdan-soldan duyulan, “Ne olursan ol yine gel!” gibi kimisinin ona ait olduğu meçhul, üstelik aslî mecraından saptırılmış birkaç söz ve birkaç mesel dışında, hiç mi hiç bilinmemektedir.</p>
<p>Bu ülkede, istendiğinde Mevlânâ’dan beş vecize aktarabilecek kadar Mevlânâ bilen çok az insan vardır.</p>
<p>Bakıyorum da, Mesnevî okumuşluğuma rağmen, hızlıca okumuşluğumdan olsa gerek, benim de aklıma bir çırpıda beş vecize gelmiyor Mevlânâ’dan.</p>
<p>Gerisini varın siz kendi âleminizde kıyas edin. İsterseniz, çevrenizde bir ‘mini-anket’ gerçekleştirin.</p>
<p>Hele bu satırları okuyanlar arasında ‘gazeteci milleti’nden biri varsa, onlara bir haber-araştırma malzemesi: Siyasetçiden medya vaizine, Mevlânâ’yı dillerinden düşürmeyenlere gidin, Mevlânâ’dan daha o an hatırlanıp zikredilmek üzere beş vecize isteyin.</p>
<p>Sonucun ne olacağını ben kendimden bilebiliyorum.</p>
<p>Mevlânâ, adı bilinen, kendisi bilinmeyen bir velîdir. Adı üzerinde durulmuş, eseri üzerinden geçilmiştir.</p>
<p>Mevlânâ, bilmediği halde bilmiş gibi yapanların elinde bir blöf malzemesidir.</p>
<p>Yahut, ‘gönlündeki İslâm’a—ki bu ‘gönüldeki’nin İslâm’la iler-tutar neresinin olduğu ayrı bir muammadır!—tarihsel bir zemin ayarlama ihtiyacı hissedenlerin elinde bir ‘âlet’tir.</p>
<p>Her hâlükârda, Mevlânâ bir tüketim malzemesidir.</p>
<p>‘Bu topraklarda,’ Mevlânâ, TÜKETİLMİŞTİR!</p>
<p>Evet, eğriye eğri; Mevlânâ tüketilmiştir!</p>
<p>Yoksa niye ortalık ‘Mevlânâ’dan aparmalar’ türü kitaplardan geçilmezken Mevlânâ bu kadar az bilinir olsun?</p>
<p>Niye ortalıkta doğru dürüst bir Mesnevî tercümesi ve şerhi olmasın; yahut bu bu kıvamdaki bir-iki örnek de ‘en çok satanlar’ arasında değil de ‘en çok depoda duranlar’ arasında yer alsın?</p>
<p>Niye Mesnevî’nin Farsça orijinali ve Türkçe tercümesini beraberce basmak bir yayıncıya nasip olmamış olsun?</p>
<p>Niye ‘bu topraklar’ın gözbebeği Mevlânâ’nın Mesnevî’sini yazıldığı dilden okuyup anlayacak çok az sayıda insan bulunsun ve onların da yarıdan çoğu bu işten ekmek yiyen uzmanlar olsun?</p>
<p>Ve niye, hepsini bilene yarım milyon TL kazandıracak bir bilgi yarışmasında ‘kolay’ sorular sırasında yer aldığı halde Mevlânâ’nın başeseri Mesnevî’yi bilemeyenler çıksın, Mesnevî’nin yazıldığı dil sorulduğunda tökezleyenler çıksın?</p>
<p>Demek ki, çok konuşulmak her zaman hayra alâmet olmayabiliyor.</p>
<p>Çok konuşulmak, bir kullanma, hatta tüketme haline işaret edebiliyor.</p>
<p>• Çok konuşulup az okunduğu bir zeminde;</p>
<p>• Yazdıklarının ‘algının seçiciliği’ içinde çarpıtıldığı bir zeminde;</p>
<p>• Hayatını beş vakit namaz üzere ikame ettiği halde ‘namazsız-niyazsız Müslümanlık’ söylemine âlet edildiği bir zeminde;</p>
<p>• Mesnevî’sinin büyük kısmı doğrudan Kur’ân âyetlerinin izahı sadedinde olduğu, bir o kadar büyük kısmı da hadislere dayandığı halde Kur’ân’dan ve hadisten soyutlanarak anıldığı bir zeminde;</p>
<p>• Hatta birilerinin dillerinin ucunda olup da söyleyemedikleri üzere, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtu vesselamın mümessili olduğu ‘Arap İslâmı’na karşı ‘Türk İslâmı’nın sancaktarı gibi sunulmak istendiği bir zeminde</p>
<p>Hayatımızda ‘Mevlânâ etkisi’nden, ‘Mevlânâ mührü’nden, ‘Mevlânâ ışığı’ndan bahsedebilir miyiz bugün?</p>
<p>Yoksa hoyratça kullanıp orta yerde bıraktığımız bir ‘Mevlânâ posası’ mıdır sözkonusu olan?</p>
<p>Paçavraya mı döndürülmüştür Mesnevî, bizim ‘keyfine göre İslâm’ üretmek isteyen hoyrat ellerimizde?</p>
<p>Bu ikiyüzlülüğe bir son verelim artık.</p>
<p>Mevlânâ değerliyse, değerini bilelim.</p>
<p>Ve ey Risale-i Nur’u ‘herkese mal etme’ derdinin mümessilleri!</p>
<p>Size de kıssadan hisse:</p>
<p>Herkes ondan bahsetsin diye, Bediüzzaman’ın o güzelim hayatından bir ‘pop ikonu’ üretmeye kalkışıp Bediüzzaman’ın akıbetini de Mevlânâ’nın akıbetine çevirmeyelim.</p>
<p>Bir ‘tüketim malzemesi’ haline getirerek Mevlânâ’ya veya Yunus Emre’ye yapılan terbiyesizlik yeter de artar bile.</p>
<p>Bu listeye bir de Bediüzzaman’ı ekletmeyelim.</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; Risalehaber.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2011/01/19/mevlana%e2%80%99nin-basina-gelenler-isiginda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet Yüzlü</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/06/21/devlet-yuzlu/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/06/21/devlet-yuzlu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Jun 2010 17:22:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabasoglu]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1332</guid>
		<description><![CDATA[Ayetin haber verdiği üzere, secdenin de, secdesizliğin de eseri görülür yüzde. Yine Kur’ân Hesap Günü sırada bekleşenlerin iç dünyalarında olup biteni, yüzlerin şekli ve rengiyle tarif eder. Beri tarafta, okuduğum yüzlerce ihtida öyküsünde sıklıkla karşıma çıkan bir gerçek vardır: Medya üzerinden hep ‘barbar’ ve ‘terörist’ olarak tanıdığı Müslümanlardan biriyle ama okulda, ama işyerinde, ama komşuluk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm2.static.flickr.com/1436/4721066985_00b6c95402.jpg" alt="" width="464" height="239" /></p>
<p>Ayetin haber verdiği üzere, secdenin de, secdesizliğin de eseri görülür yüzde.</p>
<p>Yine Kur’ân Hesap Günü sırada bekleşenlerin iç dünyalarında olup biteni, yüzlerin şekli ve rengiyle tarif eder.</p>
<p>Beri tarafta, okuduğum yüzlerce ihtida öyküsünde sıklıkla karşıma çıkan bir gerçek vardır: Medya üzerinden hep ‘barbar’ ve ‘terörist’ olarak tanıdığı Müslümanlardan biriyle ama okulda, ama işyerinde, ama komşuluk dolayısıyla ilk defa bizzat yüzyüze gelen ecnebilerin yaşadığı tedirginliğin yerine sırasıyla merak-ilgi-sevgi-saygı almışsa, bir sebebi tanıdığı mü’minin yüz ifadesidir.</p>
<p>Yüze de akseden sekîne hali.</p>
<p>Yüzün uyandırdığı emniyet.</p>
<p>Hele o yüzün sahibine her anında ‘infak’ sevabı kazandıran içten tebessüm…</p>
<p>Buna karşılık, kimi yüzler vardır ki, bana cehennemi hatırlatır.</p>
<p>Kimi sıcağıyla yakan, kimi soğukluğuyla…</p>
<p>Yıllar yılı, otobüste, trende, vapurda seyahat etmişliğimle, bilhassa vapurda karşıma çıkan yüzlere bakıp, yaptığı işi, taşıdığı inancı, benimsediği ideolojiyi, oy verdiği partiyi bile açıkça söylüyor gibi geliyor artık bana yüzler.</p>
<p>Ve en önemlisi, o kişinin vicdanî durumunu…</p>
<p>Bunun bana has bir durum olduğunu da sanmıyorum.</p>
<p>Allah’ın izniyle üç çocuk büyütmüş bir baba olarak, daha altı aylık yahut bir yaşında bir bebeğin dahi, yüzlere bakıp artı veya eksi ‘elektrik’ aldığını; yüze bakıp emniyet veya korku, sevinç veya endişe duyduğunu gözlemlemiş haldeyim çünkü…</p>
<p>Durum bu olunca, televizyonlarda, hele ki bazı kanallarda sıklıkla karşıma çıkan yüzler, gariptir, beni sinirlendirmekten öte, gülümsetiyor.</p>
<p>Ağızlarından çıkan sözler ne kadar mizansız, ne kadar güce tapıcı, ne kadar korkuyu ve öfkeyi kutsayıcı olursa olsun, o yüzler beni gülümsetiyor.</p>
<p>Hazin bir gülümseyiş ama…</p>
<p>Biraz da hınzır bir gülümseyiş…</p>
<p>Belli kanallar var, belli yüzler çadır kurmuş oralara…</p>
<p>Devlet yüzler diyorum onlara.</p>
<p>Devlet yüzlüler.</p>
<p>Durum kötü, herşey berbat, ortalığı boş bırakmayacaksın, vuracaksın kafasına, gösterelim günlerini diye bağıran yüzler…</p>
<p>Bir devlet yüzlüler galerisi var hafızamda</p>
<p>367 Sabih…</p>
<p>Kapatmacı Vural…</p>
<p>Fırıldak Tuncay…</p>
<p>Cevizkabuğu Hulki…</p>
<p>Devletin malı Deniz…</p>
<p>Ve daha niceleri…</p>
<p>Devlet yüzlüler var etrafımızda.</p>
<p>Sevgisiz.</p>
<p>Tebessümden nasipsiz.</p>
<p>Tebessüme teşebbüs ettiğinde ise tebessüm edemeyen.</p>
<p>İnsana ‘tebessüm’ ile ‘sırıtmak’ arasındaki farkın kasların kendiliğinden veya zoraki kasılıp gevşemesiyle ilgili olduğunu insana farkettiren.</p>
<p>Bu yüzleri görünce, tebessüm ediyorum demiştim, evet.</p>
<p>Biraz hazin, biraz hınzır bir tebessüm hem de…</p>
<p>Hazin; çünkü bir tarafım acıyor onlara. Yüze bu şekilde akseden bir ruh halini, yüze bu şekilde yansıyan bir duygu durumunu hiçbir insana yakıştıramıyorum.</p>
<p>Hınzır; çünkü bu yüz ifadesiyle ‘demokratik yoldan’ bir milim ilerleme kaydedemeyeceklerini; bu yüzle kimseye emniyet, huzur, asayiş, güven, sevgi, saygı telkin edemeyeceklerini; iş demokrasiye kaldığı sürece bu yüzlerin hep sınıfta kalacağını yüzümdeki iki gözle görebiliyorum.</p>
<p>İşin garibi, kendilerine gülümsemeleri tavsiye edilse de, demokratik yolda hep kaybeden olacaklar.</p>
<p>Çünkü en fazla, o meşhur Mesut Yılmaz gülüşünden öteye geçemeyecek gülümseyişleri. Çünkü, en az o derece zoraki…</p>
<p>Millet niye bizi dinlemiyor diye öfkeli hepsi.</p>
<p>Niye bizi değil de, onları dinliyor diye.</p>
<p>Oysa herşeyi bilen onlar. Hem herşeyi gören…</p>
<p>Bir yerde görsem kendilerini ve az biraz olsun can kulağıyla dinleme umudu görebilsem.</p>
<p>‘Devlet yüzlü’ tabirini aktaracağım kendilerine.</p>
<p>O yüzden, şu yüzden, bu yüzden değil diyeceğim sizin hep kaybetmeniz; demokratik yoldan ‘her daim kaybedenler’ sınıfına yazılmanız…</p>
<p>Yüzden kaybediyorsunuz siz.</p>
<p>O yüzden, şu yüzden, bu yüzden, falan-filan yüzünden değil.</p>
<p>Tek kelimeyle, yüzden…</p>
<p>Sevginin de, sevgisizliğin de; merhametin de, merhametsizliğin de; secdenin de, secdesizliğin de eserinin okunduğu yüzden…</p>
<p>Alınlarda yazılana dair ahir zaman hadisi hiç de boşuna değil…</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; Risalehaber.com<br />
21.06.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/06/21/devlet-yuzlu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ateşin tutkusu, toprağın onuru</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/05/30/atesin-tutkusu-topragin-onuru/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/05/30/atesin-tutkusu-topragin-onuru/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 May 2010 11:57:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ma'nâ-yı Harfî]]></category>
		<category><![CDATA[Manayi harfi]]></category>
		<category><![CDATA[nazan bekiroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[timaş yayınları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1325</guid>
		<description><![CDATA[[...] Onları, dedi, yeteri kadar sadık bulmayacaksın. Sağdan, soldan, önden, arkadan yani her halden, her meşrepten, her mizaçtan, her lisandan bir yol bulacağım. Sımsıkı bağlarını gevşetip açacağım. Ümit vereceğim, korku salacağım. Güzellikle kandıracağım, güzellikle olmassa şiddeti nefreti sokacağım araya.elimden geleni ardına koymayacağım. Doğru olanı yaptıklarına inandıracağım. En fazla da onları ben&#8217;den caydıracağım. Yok, diyecekler, şeytan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm5.static.flickr.com/4011/4652638152_91a6fe715c.jpg" alt="" width="321" height="460" /></p>
<p>[...] Onları, dedi, yeteri kadar sadık bulmayacaksın. Sağdan, soldan, önden, arkadan yani her halden, her meşrepten, her mizaçtan, her lisandan bir yol bulacağım. Sımsıkı bağlarını gevşetip açacağım. Ümit vereceğim, korku salacağım. Güzellikle kandıracağım, güzellikle olmassa şiddeti nefreti sokacağım araya.elimden geleni ardına koymayacağım. Doğru olanı yaptıklarına inandıracağım. En fazla da onları ben&#8217;den caydıracağım. Yok, diyecekler, şeytan diye bir şey. benim ismimi telaffuz ederken dudakları titremeyecek. Benizleri atmayacak, kanları çekilmeyecek. korkmayacaklar şerrimden. O kadar ileri gideceğim ki olmadığıma neredeyse ben bile inanacağım. İşte o zaman onları sana geldikleri dosdoğru yoldan çekip çıkaracağım. Yani ben kazanacağım.</p>
<p>İşte o zaman ey benim, ey benim, ey benim Rabbim.</p>
<p>Ey topraktan önce ateşin Rabbi.</p>
<p>Onu hiç seçmemiş gibi benim üstünlüğümü kabul edeceksin.</p>
<p>O  zaman hiç gitmemiş gibi bana geleceksin.</p>
<p>O zaman gör ki sana kalan mı daha fazla yoksa bana dönen mi?  Ben mi üstünmüşüm yoksa Adem mi?</p>
<p>Olumsuzluğun ruhu, yaratılacak ve yaşatılacak, ve hepsi de ölümü tadacak insanları doğru yoldan çıkaracağını söylerken bile Rabbinin izzet ve şerefine ant içti. Ağız dolusu Rabbim dedi.</p>
<p>Ama gücünün nereye kadar yeteceğinin, nerede duracağının o bile farkındaydı. Araya bir istisna bıraktı:</p>
<p><strong><em>Muhlis kulların müstesna</em></strong>. Yani temiz ve samimi olanlar bir yana. Yani meleklerin önünde secde etiği mana.</p>
<p>Kabul gördü dileği. Harfe sayıya sığar zamanın biteceği ana değin ona mühlet verildi.</p>
<p>En eski düşmanlık hikayesi böyle başladı.</p>
<p>Ateşin tukusu, toprağın onuru.</p>
<p>Nazan Bekiroğlu &#8211; Lâ Sonsuzluk Hecesi<br />
Timaş Yayınları (s,51-52)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/05/30/atesin-tutkusu-topragin-onuru/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Asil bir korku</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/03/31/asil-bir-korku/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/03/31/asil-bir-korku/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 31 Mar 2010 19:16:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa ulusoy]]></category>
		<category><![CDATA[zaman gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1310</guid>
		<description><![CDATA[Dünyası ikiye bölünmüş, dünyanın kendisi gibi. Durumunu bir şehrin nehirle ikiye bölünmesine benzetmişti. Ortasından nehir geçen şehirlerin iki yakası vardır. Onun da iki yakası var. İki yakasını bir araya getirmeye uğraşıyor. Onu ikiye ayıran neydi? Postacı (Il Postino/yön. Michael Radford) filminde şair Pablo Neruda&#8217;nın bir dizesinden söz edilir: &#8220;İnsan olmaktan yoruldum.&#8221; İnsan olmanın zorluğunun büyülü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm3.static.flickr.com/2804/4479208319_331b2ef98a.jpg" alt="" width="500" height="375" /></p>
<p>Dünyası ikiye bölünmüş, dünyanın kendisi gibi. Durumunu bir şehrin nehirle ikiye bölünmesine benzetmişti.<br />
Ortasından nehir geçen şehirlerin iki yakası vardır. Onun da iki yakası var. İki yakasını bir araya getirmeye uğraşıyor. Onu ikiye ayıran neydi? Postacı (Il Postino/yön. Michael Radford) filminde şair Pablo Neruda&#8217;nın bir dizesinden söz edilir: &#8220;İnsan olmaktan yoruldum.&#8221; İnsan olmanın zorluğunun büyülü bir anlatımıdır bu. Bir şaire yakışan! İkiye bölünmüş olmak en yorucu insan deneyimidir belki de. İnsan olmanın en yorucu hali.</p>
<p>Hepimizin zayıf anları, dönemleri vardır. Her zamanki insan değilizdir sanki. Sanki başka biri kendimizle aramıza girmiş, bizi ele geçirmeye çalışmaktadır. Kendimize şaşarız. &#8220;Bu ben miyim?&#8221; diye. Yapıp ettiklerimize bakarız. Davranışlarımıza akıl sır erdiremeyiz. Kendimizi bizi ele geçirmeye çalışan arzularımıza, benliğimize teslim etmek istemeyiz. Çünkü vicdanımız, ruhumuz, kalbimiz ve aklımız çok iyi bilir ki arzularımıza kurban edilmeyecek kadar sonsuz değerliyizdir. Dünyaya, dünyanın cazibelerine kapılarak berhava olmayacak kadar önemli bir varlığızdır.</p>
<p>Zor zamanlardır bunlar. İki arada bir derede sıkışıp kalırız. Çekiştirip durur her bir tarafımız. Vicdanımız &#8220;Yapma!&#8221; der. Nefis ve şeytan ise dünyanın içine çeker bizi. Belki de şeytanın bizi kıskanmasındandır bu. O&#8217;nun istemediklerini yapmama, istediklerini yapma konusunda zorlandığını anlatmıştı. Dünya bütün cazibesiyle üzerine saldırıyordu. Her türlü oyunu oynuyor, her türlü cilveyi yapıyor, her türlü numarayı çekiyordu. Kalbi ve vicdanı &#8220;Hayır!&#8221; diyordu. Dünyanın envaiçeşit numaralarıyla, &#8220;bir oyun ve eğlencenin&#8221; içine çekilmek istendiğini fark ediyor, bu oyunda sadece bir figüran olacağını, her şey olup bittikten sonra şöhreti sönen ünlü oyuncular gibi bir kenara fırlatılacağını iyi biliyordu. Emily Dickinson&#8217;ın bir şiirini okumuştu: &#8220;Şöhret bir arıdır/Bir şarkısı var/Bir iğnesi var/Ah, bir de, kanadı var.&#8221; Şöhretin yerine dünyayı koyarak bir kere daha okumuştu şiiri. Bir kere daha dinlemiştim o haliyle. Her iki hali de hikmet doluydu.</p>
<p>&#8220;Dayanmak çok zor. İçim lime lime sanki. Çok korkuyorum. O&#8217;nun istemediği şeyleri yapmaktan. Gece gündüz tedirginlik içindeyim.&#8221;</p>
<p>Hayran kalmıştım. &#8220;Ne asil bir korku bu&#8221; demiştim. &#8220;Ama&#8221; diye itiraz etmişti, &#8220;bu çok acı veriyor, çok zor bu. İnsanın nefsinin arzuları ile vicdanı arasında kalması çok acı veriyor.&#8221;</p>
<p>Daha da asil olan buydu. Bu acı çekiş, bu ıstıraptı daha da asil olan. Meleklerin yaşayamadığı bir deneyimdi bu. &#8220;İnsan olmanın zorluğu bu. İnsan olmanın yorgunluğu. &#8220;Seni tüm varlıklardan daha üstün kılan bu değil mi? Daha ne istiyorsun kendinden, daha ne bekliyorsun?&#8221; demiştim hayranlık dolu bir ses tonuyla.</p>
<p>İtirazını sürdürmüştü: &#8220;Ben Yusuf (as) gibi hiç arzu duymamak, hiç meyil taşımamak, dünyaya ve dünyanın cazibesine aldanmamak istiyorum. O&#8217;nun istemediği şeyleri yapmak istemiyorum.&#8221; Bir eksiklik vardı Yusuf (as) hakkındaki bilgisinde. İnternete girip Yusuf&#8217;un izini sürmüştük birlikte.</p>
<p>Züleyha onu elde etmeye çalıştığında Yusuf&#8217;a ne olmuştu? &#8220;&#8230;kadın ona meyletmişti. Ve Rabb&#8217;inin delilini görmeseydi o da ona meyletmişti&#8230;&#8221; (Yusuf: 24). Bir insan olarak Yusuf yaratılışının gereği olan meyline rağmen, onda tasarruf ederek hissiyatına hakim olmuştu. Yine ne demişti Yusuf: &#8220;Halbuki nefsimi temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis, daima kötülüğü emredicidir; Ancak Rabb&#8217;imin merhamet ettiği müstesna&#8230;&#8221; (Yusuf:53). Dahası vardı. Dahası Züleyha kendi aleyhinde konuşan bir grup kadını evine ziyafete çağırdığında, onlar da Yusuf&#8217;u görünce büyülenip ellerini kestiklerinde, &#8220;Beni hakkında kınadığınız adam işte budur. Andolsun, ben onu elde etmeye çalıştım. Fakat o korundu, bulaşmadı. Eğer ona emrettiğimizi yapmazsa ya hapsedilecek veya (makamca) alçaklardan olacaktır&#8221; (Yusuf: 32) demişti. Yusuf ise çaresizlikle asaletin zirvesinde, Rabb&#8217;ine seslenmişti: &#8220;Ey Rabb&#8217;im! Benim için hapis, onların beni çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Eğer onların tuzağını benden alıkoymazsan, ben onlara meyleder ve cahillerden olurum&#8221;. (Yusuf: 33) O da zorlanmıştı anlaşılan. O da aman dilemişti Rabb&#8217;inden.</p>
<p>Yüzyıllar öncesinden çıkagelmişti sanki Hz. Yusuf ve onun elinden tutmuştu. İçindeki çatışmalara direniyor, direnmek istiyor ve bu direnmenin bedeli olan acıyı, bunalımı sonuna kadar hissediyordu. Korkuyordu. Dünyanın en asil korkusuyla korkuyordu. Ne saygın bir korkuydu bu.</p>
<p>Mustafa ULUSOY &#8211; ZAMAN<br />
15.01.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/03/31/asil-bir-korku/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dostun Attığı Gül</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/01/05/dostun-attigi-gul/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/01/05/dostun-attigi-gul/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2010 21:17:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=458</guid>
		<description><![CDATA[“Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı veya ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.” (Uhuvvet Risalesi, s. 74 Hallac-ı Mansur, cezbe ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="alignnone" src="http://farm4.static.flickr.com/3044/2560043596_62218a1f5b.jpg" alt="" width="332" height="500" /></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">“Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı veya ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.” </span></span><br />
<span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">(Uhuvvet Risalesi, s. 74 </span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">Hallac-ı Mansur, cezbe ve sekir halinde söylediği ve mazur bulunduğu Ene’l-Hak cümlesi yüzünden idama mahkûm edilir. Onu asılacağı meydana getirdiklerinde etrafta mahşerî bir kalabalık vardır. Hallac-ı Mansur darağacını görünce güler ve kalabalık arasında gördüğü dostu Şibli’den seccade isteyerek iki rek’at namaz kılar. Ardından şöyle duâ eder: “Allah’ım burada senin dinin uğruna gayrete düşüp beni öldürmek için toplananların suçlarını affet.” </span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">Bu esnada kalabalık içinden özellikle düşmanları, fırsat bu fırsat diye Hallac-ı Mansur’a taşlar atarlar. Hallac-ı Mansur bunlara ah bile demez hatta tebessüm eder, ama dostu Şibli ağlayarak kırmızı bir gül atınca Hallac-ı Mansur inler ve şöyle der: “Taş atanlar avam takımı, bilmiyorlar, halden anlamazlar. Onların taşı bizi incitmez ama halden anlayan bir dostun attığı gül bile bizi incitti, canımızı acıttı.” </span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">İnsan hayata daha çok dostlarıyla, sevdikleriyle tutunur. Sevinçlerini onlarla paylaşarak arttırırken, acılarını hüzünlerini yine onlarla paylaşarak azaltır. Kişi, tanımadığı kimselerden bir kötülük, bir haksızlık gördüğünde çok incinmez, en azından hayal kırıklığına uğramaz ama dostundan gördüğü küçük bir eziyete bile katlanması çok zor olur. Başkalarının, hakkında yanlış düşünmeleri insanı fazla üzmez, yıpratmaz; ama sevdiği birisi, hakkında yanlış düşünürse, zarar verecek bir davranışta bulunursa işte bu insanı üzer, incitir. O kişi sıradan biri değildir çünkü, belki en zor günlerinde yanında olmasını beklediği insandır. Her şartta desteğini umduğu, hayatta en çok güvendiği kimselerden biridir. Hani Temel deniz kenarında yürürken elinde bir yılan taşıyormuş. “Neden elinde yılan taşıyorsun?” diye sorulunca “Denize düşersem lâzım olabilir” cevabını vermiş&#8230; İşte dostluk, denize düştüğümüzde yılana sarılmak zorunda kalmayışımızdır. Elimizden tutup bizi çıkaracak birisini her zaman yanımızda bulabilmemizdir.</span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">Dostun gönlü, dostuna karşı hassastır, çok şeyler bekler ondan&#8230; Bu yüzden insan dostluk hukukuna çok dikkat etmelidir. Özellikle dostla hal ve harekete, konuşmaya özen göstermek gerekir. Çünkü bazı sözler, keskin kılıç gibidir, dostluğu keser, kalpte tedavisi zor yaralar açar, kalpteki muhabbet çiçeklerini kurutur. Bazen yerinde olmayan gereksiz bir istek, küçük bir tavır veya söz bile, çok büyük mutlulukların elden kaçırılmasına sebep olur.</span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">Dostluk, fedakârlık ve emek ister. Her şeyi karşısındaki insandan bekleyerek elde edilemez hakikî dostluklar. Dostluk; mutluluk, üzüntü, hastalık, sağlık, darlık ve bollukta dostunun yanında olabilmektir. Marifet iyi gün dostu olmak değildir. Sadece iyi gününde yanında olmak dostluk da değildir zaten. Sahte dostluktur olsa olsa. Günümüzde ahlâkî bozulmanın etkisi dostluklarda da gösteriyor kendisini maalesef. Artık menfaat hesapları ortaya girince dostlar birbirlerine taş atmaktan bile çekinmiyorlar. Ve nice pırlanta yürekli insanlar, çok önemsiz basit dünyevî meseleler uğruna birbirlerinden ayrı düşüyorlar. </span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">Bediüzzaman, kendisine en ağır haksızlıkları yapan insanlara bile bedduâ etmeyecek ve onların imanlarını kurtarmaları için duâ edebilecek seviyede gönlü büyük bir insandır. Böyle bir insanın eserlerini okuyanlar, günümüzde en ufak meseleleri gurur meselesi yaparak, amel cihetiyle bir nevî ortaklıkları da bulunan kardeşlerine küsebilirler mi, küsmeye hakları var mıdır?</span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">Evet, insan dostun attığı gülden bile incinir ama Uhuvvet Risâlesi gibi bir reçeteye sahip olanlar, kardeşi kendisine gül değil taş bile atsa, o kardeşine karşı adavet beslemez, beslememeli. Kendisine düşmanlık edenlerin, hatta kendisini zindana atanların bile ıslâhı için duâ eden ve onlara acıyan bir Üstad’ın yolundan gidenler, her ne kadar ummadıkları bir şekilde dostları veya kardeşleri tarafından haksızlığa uğrasalar da, onlara gücenmeye hakları olabilir mi? Mesleği haliliye, meşrebi hıllet olanlar, birbirleri için ‘en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş’ olmak zorundadırlar. ‘Bizler muhabbet fedaileriyiz, husûmete vaktimiz yoktur’ diyen Bediüzzaman’a talebe olma arzusunda bulunanlara yakışan şey, gerçekten muhabbet fedaisi olabilmektir. Ve marifet, Uhuvvet Risâlesi’ni başkaları için değil, insanın kendisi için okuyabilmesidir. Zira uhuvvet anlayışında küsmenin yeri yoktur. Bazen içten bir tebessüm, bazen bir selâm, bazen bir ses bile dostun gönlünde sevgi çiçeklerinin yeşermesini sağlayabilir. Zaten, ne hayat birilerine adavet edecek kadar uzundur, ne de dünyevî meseleler birilerine adavet edecek kadar önemlidir&#8230; Hafız-ı Şirazî’nin de dediği gibi, ‘Dünya öyle bir metâ değil ki, bir nizâa değsin.’</span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">Hayatımızda kaç tane güzel dostumuz var acaba? Ya da tersinden soracak olursak, şu kısa hayatta kaç kişi için gerçekten güzel bir dost, güzel bir kardeş olabildik? Dostlarımıza, kardeşlerimize karşı hareketlerimize çok dikkat edelim ve kalplerini kırdıysak hemen özür dilemeyi de asla ihmal etmeyelim. Çünkü yarın özür dilemek için çok geç olabilir.</span></span></p>
<p><span style="font-size: 13pt;"><span style="font-family: 'Times New Roman';">Ne mutlu İhlâs ve Uhuvvet anlayışının gereğini yerine getirebilenlere&#8230; Ne mutlu şu kısa hayatta en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olabilenlere&#8230;</span></span></p>
<p>Hasan Yükselten</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/01/05/dostun-attigi-gul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devam ve Kemal</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2009/12/29/1258/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2009/12/29/1258/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2009 20:03:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ma'nâ-yı Harfî]]></category>
		<category><![CDATA[Manayi harfi]]></category>
		<category><![CDATA[metin karabasoglu karakalem dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[risale haber]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber.com]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1258</guid>
		<description><![CDATA[Emirdağ Lahikası&#8217;nın sayfaları arasında dolaşırken, Bediüzzaman’ın ısrarla üzerinde durduğu hususlar bir bir nazarımıza çarpar. Bu hususlardan biri, onun, ‘baki bir davanın fani şahıslara bağlanması’na yönelik itirazıdır. İmana ve Kur’ân’a hizmet gibi bir dava, fani şahıslara mal edilemez, onlarla kaim görülemez, onlara bağlanamaz, onlarla kayıt altına alınamaz; alındığı takdirde büyük hata olur. Çünkü, imanın ve Kur’ân’ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://farm4.static.flickr.com/3035/3085395508_39e29d1f90.jpg"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3035/3085395508_39e29d1f90.jpg" alt="" width="500" height="335" /></a></p>
<p>Emirdağ Lahikası&#8217;nın sayfaları arasında dolaşırken, Bediüzzaman’ın ısrarla üzerinde durduğu hususlar bir bir nazarımıza çarpar.</p>
<p>Bu hususlardan biri, onun, ‘baki bir davanın fani şahıslara bağlanması’na yönelik itirazıdır. İmana ve Kur’ân’a hizmet gibi bir dava, fani şahıslara mal edilemez, onlarla kaim görülemez, onlara bağlanamaz, onlarla kayıt altına alınamaz; alındığı takdirde büyük hata olur. Çünkü, imanın ve Kur’ân’ın hakikatlerini kavramak, bir şahsın inhisarında değildir öncelikle. İkincisi, böyle bir durumda, o kudsî hizmet, o fani şahsın ölümü veya hayatta iken yaşadığı olumsuz bir değişim ve dönüşüm ile akamete uğrama riskine maruz kalmaktadır.</p>
<p>Bediüzzaman’ın kendisinin hayatta iken Risale-i Nur’daki bir hakikatin zıddına birşey söyler duruma düşmesi riskine karşı talebelerini uyaran, “Said de bir talebedir” kaydını düşerek Risale-i Nur’un Kur’ân’dan tereşşuh eden hakikatlerini şahsından azade ve üstte tutarak bu riski bertaraf etmeyi gaye edinen harikulâde mektubu, bu açıdan bilhassa kayda değerdir.</p>
<p>Yine böylesi mektupların birinde ise, Bediüzzaman, Risale-i Nur’da sıklıkla karşımıza çıktığı şekilde, satır aralarını sıkışmış kalmış gibi görünen bir ibarede bir büyük hakikat ve hizmet dersini ve davetini ifşa eder bizim için. Bu mektup, yine, kudsî ve büyük bir hizmetin âlemler Rabbinin Kelam-ı Ezelîsine dayanan ebedî ve baki bir davanın fani şahıslara bağlanamayacağına temasla, bu büyük ve kudsî hizmeti “her cihette devam ve kemalde olan” diye tarif etmektedir:</p>
<p>“Baki bir hakikat, fani şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikata zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve mübtela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.”<br />
Emirdağ Lâhikası’nın birinci cildinde yer alan bir mektubun bu paragrafında bir cümlenin içine dercolmuş bu kısacık ‘kemâl ve devam’ ifadesi, hakikat yolcusu ve hak âşığı için geniş dersler ve derin hikmetler barındırır.</p>
<p>En başta, bu ifade, Bediüzzaman’ın tâ Muhakemat’tan başlayarak eserlerinde sıklıkla ifade ettiği ve “Yirmidördüncü Mektub”da Allah’ın esmâ ve sıfatlarından öte ‘şuunat-ı ilâhiye’ye dayandırdığı “Âlemde meylü’l-istikmal var” kevnî hakikatiyle tam bir uyum içindedir. Demek ki, gördüğü hakikati en başta kendi dünyasına tatbik eden, iman ve Kur’ân hesabına inşa ettiği hizmet yoluna bu hakikatin ışığıyla bakan biridir Bediüzzaman. “Âlemde meylü’l-istikmâl var” derken, Risale-i Nur hizmetinin şahsına bağlanmasına ve şahsının hayatı ve idrakiyle kaim ve mahdut kılınmasına razı değildir. Nitekim, Kastamonu Lâhikası’ndaki bir mektubunda, “Risale-i Nur’un telifinden talebelerin de hissedar olması”na atıfla Risale-i Nur’u ‘bitmiş’ değil ‘başlamış’ bir telif olarak sunması ve böylece onu bir ‘kapalı metin’ olarak değil, bir ‘açık metin’ olarak tarif etmesi bu sebeptendir. Keza, İşârâtü’l-İ’caz tefsirinin başına Kur’ân’ı hakkıyla tefsirin bir kişinin kârı değil, hepsi tefsir için gerekli vasıfları haiz ve ayrıca farklı farklı ilimlerde temayüz etmiş bir mü’minler topluluğunun kârı olduğunu ifade ederek, kendi harikulâde tefsirinin böyle bir tefsire bir ‘nümune’ ve ‘mukaddime’ mahiyetinde olduğunu belirtmesi de&#8230;</p>
<p>İkincisi, kemâl ve devam, bir hayatiyet alâmetidir. Birşey artık olduğu gibi duruyorsa, gelişmiyor, genişlemiyor, devam etmiyorsa, hayatiyetini yitirmişliğine alâmettir bu. ‘Cansız’ nesneler ya olduğu gibi durur ya içinde bulunduğu çevre şartlarına tâbi ve teslim olur. Olduğu gibi durmayıp gelişiyor olmak, çevreyle bir alışveriş içerisinde bulunmak, hayat alâmetidir. Kur’ân ise, âlemler Rabbinin Kelâm-ı Ezelîsidir, içerdiği anlamlar bitimsizdir, ‘lâfzı’ itibarıyla nüzulu Peygamber aleyhissalâtu vesselam hayatta iken tamamlanmış olmakla birlikte mânâları mü’minlerin kalbine inmeye hâlâ devam etmektedir. Aynı şekilde, imanın hakikatleri, meselâ esmâ-i hüsnâ, nihayetsiz tecellileri ile daima yeni yeni keşifleri ister ve iktiza eder bir keyfiyettedir. Durum bu iken, imana ve Kur’ân’a adanmış bir hizmet, fani bir şahsa bağlanmakla ‘kemâl ve devam’ yolundan alıkonulup dondurulamaz, manen öldürülemez.</p>
<p>Üçüncüsü, devam kemâli içeriyorsa anlamlıdır ve sürdürülebilir haldedir. Tohumun fidana, fidanın ağaca yolculuğu ve en sonunda meyve verir hale gelmesi, meyvenin ise içinde taşıdığı tohumla yeni ağaçlara önsöz olması gibi; bu hizmetin devamı için ‘her cihetle’ kemâli şarttır. Tohum, meyveler veren bir ağaç haline gelmelidir ki, kabuğunu çatlatıp kendini çürütmesi bir hayra yaramış olsun.</p>
<p>İşte, iman hizmetinin devam ve kemâli için de, şahısların ona tâbi olması, ama onun şahıslarla bağlanmaması gerekmektedir. Yok eğer böyle bir hizmet şahıslarla bağlanmış ise, o hizmetin devamı gelmez; faraza devam etse bile, asla kemâl bulamaz.</p>
<p>Bediüzzaman’ın ilgili mektubundaki bu ‘her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife’ ifadesi, bu mânâları zımnında taşırken, Risale-i Nur hizmetinde Bediüzzaman’dan sonra yaşanan inkıta ve inkıbazların bir sebebin de herhalde izah ediyor. Zira, bu kudsî vazifenin ‘her cihetle kemâlde ve devamda olması’ için fani şahıslarla bağlanmaması lüzumuna dikkat çekerken, mefhum-u muhalifiyle ‘kemâl ve devam’ cihetinde yaşanan bir arızanın ‘fani şahıslarla bağlanma’ ile irtibatına dikkat çekiyor. Buradan anlıyoruz ki, hakikat yolunda olsa bile akamete uğrayan bir hizmet sözkonusuysa, orada bu hizmetin fani şahıslara bağlanması gibi bir büyük arıza vardır.</p>
<p>Ve bu arızadan, iki taraf beraberce sorumludur: hem kudsî ve büyük bir hizmeti şahıslarıyla bağlayanlar, hem de bu hizmeti o şahıslarla bağlayanlar&#8230;</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; Karakalem.net</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2009/12/29/1258/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vâliler kafilesinin içinde Umeyr yok!</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2009/12/25/valiler-kafilesinin-icinde-umeyr-yok/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2009/12/25/valiler-kafilesinin-icinde-umeyr-yok/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2009 18:48:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ma'nâ-yı Harfî]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[hz omer]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1257</guid>
		<description><![CDATA[Telaş ve ızdırab içinde kıvranıyordu Ömer; aklını kurcalayan, ruhunu zapteden, soluğunu kesen, ne zamandır rahat uyku uyutmayan şüpheyi daha fazla taşıyamayınca ehline döktü içini: “Umey’rin ihãnet etmiş olmasından şüpheleniyorum!” İhanet!.. Kelimelerin en korkuncu, ızdırabların en dehşetlisinin hâmili&#8230; Dosttan gelir, akrabadan gelir, mahbûbdan gelir, evlâd-ü iyaldan gelir; sırtını gönül rahatlığıyla dönebildiklerinden, sevdiklerinden, merhamet ettiklerinden, uğruna fedakârlıkta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm3.static.flickr.com/2772/4213084211_a2edf6449d.jpg" alt="" width="500" height="412" /></p>
<p>Telaş ve ızdırab içinde kıvranıyordu Ömer; aklını kurcalayan, ruhunu zapteden, soluğunu kesen, ne zamandır rahat uyku uyutmayan şüpheyi daha fazla taşıyamayınca ehline döktü içini:<br />
“Umey’rin ihãnet etmiş olmasından şüpheleniyorum!”</p>
<p>İhanet!.. Kelimelerin en korkuncu, ızdırabların en dehşetlisinin hâmili&#8230; Dosttan gelir, akrabadan gelir, mahbûbdan gelir, evlâd-ü iyaldan gelir; sırtını gönül rahatlığıyla dönebildiklerinden, sevdiklerinden, merhamet ettiklerinden, uğruna fedakârlıkta bulunduklarından gelir. Onun için acısı çökertir insanı, onun için ızdırabı ölüme rahmet okutur, onun için hainin hayat hakkı yoktur. Ve adãletiyle meşhur, “Dicle kenarında bir kurt bir koyunu kapsa, korkarım ki hesabı Ömer’den sorulur!” diyen Emir-el Mü’minin bir yıl önce Humus’a vâli tayin ettiği Umeyr bin Sa’d el-Ensãrî’nin ihãneti ihtimaliyle muzdaribdir.</p>
<p>Ömer, vâliyi Medine’ye çağırır. Hesap soracak, şüphelerini tahkik edecektir. Bir hıyanetle karşı karşıya ise cezalandıracaktır. Ganimetleri de beraberinde getirmesini onun için emretmiştir.</p>
<p>Emir-el Mü’minin Ömer’in mektubunu alan Umeyr, derhal hazırlıklarını tamamlar ve yola koyulur. Humus’tan Medine’ye doğru bin kilometreyi aşkın bir yolculuğa değil de bir kaç kilometre ötedeki bir köye gitmek üzere yola çıkmış gibidir: Sırtında küçük bir heybe, heybede bir miktar yiyecek, su dolu kabı ve ibriği; elinde ise asãsı vardır. Bir vâliden çok; bir fakir, bir dilenci gibidir Umeyr&#8230;</p>
<p>Günler sonra Ömer’in huzuruna çıkan Umeyr’in saçı sakalı birbirine karışmış, teni iyice kavrulmuş ve toz toprak içindedir. Bu çileli ve uzun yolculuk bedenini ince hastalık gibi kemirmiş, büsbütün kuru bir dala çevirmiştir. Kendisini uzun zamandan beri içini kemiren ihãnet endişeleri içinde bekleyen Halife Ömer, sabrını tüketmişlerin ruh hâli içinde;<br />
“Durumun nedir?” diye sorar.<br />
“Gördüğün gibi!” der Umeyr, huzur ve sükûnet içinde. “Vücudum sıhhatli, kanım tertemiz&#8230; Dünya ise boynuzlarından yakaladığım bir öküz, arkamdan sürüklüyorum.”<br />
Umeyr’in cevabı Halifenin beklediği cevap değildir, oyalanmak istemez.<br />
“Beraberinde ne getirdin?” diye sorar.<br />
Umeyr’in yanık simasından buruk bir tebessüm kanatlanır, ihanet tecessüsü içindeki bu arayışları bir yudum zehir gibi yutkunur ve kupkuru elleri heybesini gösterir:<br />
“Dağarcığımdan besleniyor, su kabıyla başımı yıkıyor, ibrikten de su içip abdest alıyorum. Allah’a yemin ederim ki, bunlardan başka yanımda dünya malı yoktur&#8230;”<br />
Ömer şaşkındır, ama şüphelerinden de kurtulamamıştır. Devam eder:<br />
“Humus’tan buraya yürüyerek mi geldin?”<br />
“Evet!..”<br />
“Sana bineğini verebilecek bir arkadaşın da mı yoktu?”<br />
Umeyr bir daha yutkunur, bir yudum zehir daha dolaşır damarlarında. En az Ömer kadar şaşkındır, en az Ömer kadar bu tecessüsler karşısında muzdaribdir. Aynı buruklukla cevap verir:<br />
“Kimse vermedi, ben de istemedim!”<br />
Hiddet ve celâliyle meşhur Ömer, nihãyet tabiatına mağlub düşer:<br />
“Yanından geldiğin Müsllümanlar ne kötü insanlarmış, ey Umeyr!”<br />
Çöl yolcusu Umeyr’in cevabı tokat gibi gelir:<br />
“Allah’tan kork, ey Ömer! Allah sana insanların arkasından konuşmayı yasaklamamış mıdır?”<br />
Göğsüne şiddetli bir mızrak saplanmış gibi sendeler Ömer, ebediyetler kadar uzun bir ânın coğrafyasında sükûn bulduktan sonra bir daha maksadına döner:<br />
“Peki senden istediğimiz ganimetler nerede?”<br />
“Humus’a gittiğimde oradaki iyi insanları bir araya getirip meşveret ettim. Ganimet toplama işini kendilerine tevzi ettim. Sonra getirdikleri ganimetleri ihtiyaç sahiplerine dağıttım ve elimde hiçbir şey kalmadı, ya Ömer. Elimde kalan olsaydı,  şüphesiz getirmiş olurdum. Bu vaziyeti erken haber vermeyişimin sebebi de seni üzmemekti&#8230;”<br />
Ömer şaşkınlıkla bir daha sorar:<br />
“Yãni, sen bize hiçbir şey getirmedin, öyle mi?”<br />
“Üzgünüm,  getirilecek birşey yoktu.”<br />
Kısa bir sükûneti Halife’nin yeni hamlesi bozar:<br />
“O halde aynı vazifeye dönmeni istiyorum!” der.<br />
Umeyr, Ömer’in beklemediği bir kararlılıkla,<br />
“Hayır!” der. “Artık bitti!.. Ne senden, ne de senden sonra gelecek halifelerden vazife kabul ederim. Allah’a yemin ederim ki, o kadar itina gösterip dikkat ettiğim halde kendimi bu vazifenin kötülüklerinden koruyamadım, temiz kalamadım. Vazife münasebetiyle bir sefer bir Hıristiyana, ‘Allah seni rezil etsin!’ demiş bulundum. Bu dehşetli felâketi başıma sen getirdin, ey Ömer!”</p>
<p>Umeyr, Halifeyi verdiği cevabın sarsıntıları içinde bırakarak huzurdan çıkar. Medine’nin bir kaç kilometre dışındaki evine yürüyecek kadar son bir takatı kalmıştır; yürür&#8230;<br />
***<br />
Ömer, bir kere şüphenin kıskacına düşmüş, ihãnet ihtimaliyle zehirlenmiştir. Yanındakilere, Umeyr’in ihãnet etmiş olabileceğinden hâlâ şüphelendiğini ikrar ile Hâris isminde birisine yüz dinar vererek mustafî vâliye misafir gönderir. Hâris, Ömer’in talimatıyla Umeyr’e misafir olacak; zenginlik alâmeti görürse haber verecek, fakirliğine kanaat getirmesi durumunda ise yüz dinarı verip dönecektir.</p>
<p>Umeyr’in evinde üç gün misafir kalan Hâris’in hissesine düşen yemek, hãne halkının gün başına bölüştükleri tek ekmekten küçük bir dilimdir. Hâris ayrılmazdan önce yüz dinarı vermek istediğinde Umeyr’in cevabı Ömer’in vâlisine yakışır cinstendir:<br />
“İhtiyaç sahibi değilim, sen o parayı yine Mü’minlerin Emiri’ne götür!” der.<br />
Hâris, parayı geri götüremeyeceğini ısrarla söyleyince Umeyr, çâresiz yüz dinarı alır. Hâris, Halife’ye gitmek üzere yola çıkarken, Umeyr, cebinde yüz dinarla fukara evlerinin kapılarını çalmaya başlar&#8230;</p>
<p>Keskin kılıç ağzı gibi celil, ama bir o kadar da ãdil olan Ömer, Umeyr’i son bir defa daha huzura davet eder. Maksadı, Umeyr’in yüz dinarı ne yaptığını öğrenmektir.<br />
“Sana ne?” der Umeyr. “Ne yaptığım seni ne ilgilendirir?”<br />
Lâkin Ömer yakasını bırakmaya niyetli değildir, Allah adına yemin verdirince Umeyr ister istemez parayı fakirlere dağıttığını söyler&#8230;<br />
Ömer’in hak-hukuk endişesiyle fırtınalı bir deniz sathı gibi dalgalı kalbi ancak durulur ve Umeyr’e,</p>
<p>“Allah senden râzı olsun!” der..<br />
Sonra da Umeyr’e bir yük yiyecek ve iki kat elbise verilmesini emreder. Çölü sırtındaki heybe ile yaya geçmiş olan Umeyr aynı kalb huzuru içinde:<br />
“Yiyecekler kalsın, çünkü ihtiyacım yok!” der.<br />
Elbiseleri alır, zirâ ihtiyacı olan birini bilmektedir Umeyr.</p>
<p>Zihnimde elli yıllık hayatımın bütün vâlilerinin şatafatlı, debdebeli resm-i geçidi var&#8230; Suratları huşûnet içinde, bakışları tahkir dolu, edâları Fir’avun misâli; küçük dağların değil, Himalayaların yaratıcısı hepsi de&#8230; Aralarındaki anlaşmazılğın sebebi: Everest&#8230; Hepsi de aynı yalana tãlib:</p>
<p>“Everest’i ben yarattım!”<br />
Gözlerim Umeyr’i arıyor, Humus’un çilekeş vãlisi Umeyr’i&#8230; Bir ses kulağıma,<br />
“Boşuna bekliyorsun, Umeyr aralarında yok&#8230; O, Ömer’den aldığı elbiseyi vereceği ihtiyaç sahibinin kapısında!..” diyor&#8230;</p>
<p>Hüseyin Yılmaz &#8211; www.risalehaber.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2009/12/25/valiler-kafilesinin-icinde-umeyr-yok/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ey Müslüman Türkler ve Kürtler</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2009/11/15/ey-musluman-turkler-ve-kurtler/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2009/11/15/ey-musluman-turkler-ve-kurtler/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Nov 2009 09:38:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Düşünce iklimi]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[risale haber]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber.com]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1245</guid>
		<description><![CDATA[Ey Müslüman Türk ve Kürtler!.. Ne olur! Artık insaf ediniz, gözlerinizi açıp uyanınız! Bin yıl İslâmın bir rahm-ı mader sıcaklık ve merhametine sãhib sinesinde kucak kucağa, ikiz kardeşler gibi yaşadınız. Beş vakit namaza birlikte koştunuz, Ramazan hilâlini birlikte beklediniz, bayram neş’esini birlikte yaşadınız&#8230; Üç kıtaya uzanan geniş vatan sathının serhadlerinde küfrün açtığı sevaş cephelerine birlikte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://farm4.static.flickr.com/3489/3906446277_65faefcf93.jpg"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3489/3906446277_65faefcf93.jpg" alt="" width="500" height="375" /></a></p>
<p>Ey Müslüman Türk ve Kürtler!.. Ne olur! Artık insaf ediniz, gözlerinizi açıp uyanınız! Bin yıl İslâmın bir rahm-ı mader sıcaklık ve merhametine sãhib  sinesinde kucak kucağa, ikiz kardeşler gibi yaşadınız. Beş vakit namaza birlikte koştunuz, Ramazan hilâlini birlikte beklediniz, bayram neş’esini birlikte yaşadınız&#8230; Üç kıtaya uzanan geniş vatan sathının serhadlerinde küfrün açtığı sevaş cephelerine birlikte koştunuz. Çanakkale destanını birlikte yazdınız, İstiklâl mücadelesini varlık yokluk savaşına birlikte çevirdiniz. Resmî tãrihin dehşetli ve hainane yalanlarına rağmen bunun böyle olduğunu biliyorsunuz. Gãzi ya da şehit olurken Türk veya Kürt oluşunuz birşey<br />
ifãde etmiyordu, Allah yolunda savaşan mü’minlerdiniz&#8230;</p>
<p>Genç kız ve delikanlılarınız sarmaşık güllerin iştiyakıyla birlikte yuvalar kurdular. Mürur-u zaman kanlarınızı da karıştırıp,  birbirinizi sevmeniz ve birbirinizin hayatlarına hayatınızı feda etmeniz için başka hiçbir sebebe ihtiyaç bırakmayan İslâm kardeşliğinizi  âdeta nesebî bir kadeşlikle de tahkim etti. Farklı vücutlarda yaşayan, yekpâre ve büyük tek ruh gibiydiniz&#8230;</p>
<p>Savaş meydanlarında sırtınızı yere getirip aslanları kıskandıran yüreğinize kılıcını saplayarak sizden kurtulamayan, asırlarca varlığınızın rahat uyku yüzü göstermediği Batılı hasımlarınız, en eski ve en müessir taktikleri hatırladılar. Savaş meydanlarında, naaşlarınızın üzerinde güvercin ve kelebekler gibi uçuşan tebessüm sağanağının kaynağını kurutmadan, ölüme bahar şenliklerine koşar gibi giden cengâverlerinizden kurtulamayacaklarını nihayet anlamışlardı. İslâmiyetin ruh ve seciyelerinize kazandırdığı bütün mümtaz vasıflardan nesillerinizi mahrum bırakmak için kolları sıvadılar.</p>
<p>Medeniyet  dedikleri bütün alçaklık, rezillik ve ahlâksızlıklarını nefislerinize cömertçe teşhir edip, dünya zevk ve sefasına çektiler. İ’la-i Kelimetullahdan daha mühim hiçbir meselesi olmayan sizleri zevk ve sefaya çekip, dünya nimetlerine buyur ettiler. Sonra da fâni dünya nimetlerini bölüşemeyip kavga etmeniz için bütün maharetlerini ortaya koydular.</p>
<p>Kiminizi büyük lokma koparmakla berikinize jurnallediler; kiminizi hırsızlıkla, kiminizi yalancılıkla bir diğerinize takdim edip dehşetli ve kahredici bir kavgaya zemin hazırladılar. Büyüktünüz, yekpâre idiniz, asırlara meydan okumuş bozkırların büyük granitleri gibiydiniz, parçalamadan, dinamitlerle patlatıp dağıtmadan yolarından kaldıramıyorlardı&#8230;</p>
<p>Ve kiminiz Türk, kiminiz Kürt, kiminiz Lâz, kiminiz Çerkezdiniz&#8230; Hayır, diyemediniz. Müslümanız, diye avaz avaza haykıramadınız. Kiminiz, “Ne mutlu Türküm diyene!” uçurumundan cehenneme sarktı, kiminizi bu lânet uçuruma nazire gibi bağırmızda yarılıp giden Kürtçülük uçurumu gayyasına düştü&#8230;</p>
<p>Süfyanist bir devrin dehşetini bir asırdır birlikte yaşadığınız halde, aldığınız habis uyuşturucuların tesirinden kurtulup gözlerinizi açamıyorsunuz. Sarıldığınız gırtlağın kardeşinizin gırtlağı, payimal etmek üzere uzandığınız nãmusun kardeşinizin iffeti olduğunu görmüyorsunuz&#8230;</p>
<p>Bir asra yaklaşan bu dehşetli devrin kapısını kapayacak olan icraatleriyle gönüllerinizde taht kurması gereken mevcut iktidarı, avuçlarınızı patlatırcasına alkışlamaya bile gönüllü değilsiniz. Çocuklarımızın değil, büyüklerimizin bile ar damarlarını çatlatacak küfürlerle bu meş’um devrin devamını temine çalışan ırkçılara ağzınızı açıp tek kelime söylemiyorsunuz, ey Müslüman Türk ve Kürtler! İnsaf ediniz&#8230;</p>
<p>Bugün sesinizi yükseltmez, bugün bir asırdır hebã edilmekte olan hukukunuza sahib çıkmazsanız, yarınınız olmayabilir. Bu fırsat bir daha ayağa gelmeyebilir&#8230; Kürtlerin Diyarbakır cezaevinde yaşanan ve insanlık tarihi için dehşetli ve utanç verici bir yüz karası olan işkencelere bakıp Türklere düşmanlık beslemeye hakkı yok. Zira o işkenceleri yapanlar Kemalizmin dinsizlikle iğfal edip insanlıkla birlikte Türklükten de çıkmalarına sebep olduğu bir avuç şuursuz ırkçı ve süfyan çarpıklarıdır. Cezâ için Allah’ın lâneti ve Cehennem onlara yeter.</p>
<p>Türklerin de, Kemâlistlerin dehşetli zulüm ve tahkirãtı altında, düşmanlarının da iğfalatıyla kandırılıp dağlara sığınmış, geçmişleri itibariyle Türklerden çok Kürtlere dehşetli zararları dokunmuş bir avuç ırkçı Kürde bakıp bütün Kürtleri düşman görmeye ve düşman ilan etmeye hakları yok. Her iki kavme de Türkçülerden de Kürtçülerden de fayda yok&#8230; Necãt, sizleri kardeş ilãn eden ve bin yıl kardeş olarak birlikte yaşatan İslâmiyetin parlak hakikatlerinde ve sımsıcak sinesindedir. Birbirinize kollarınızı sonunu kadar ve iştiyakla açınız&#8230; Yoksa bu dehşetli bölünme belâsı ile tãrih sahnesinden silinecek, bugün akıl almaz bir dessaslıkla size dost görünen zãlim düşmanlarınızın boyunduruğu altında hayatınızdan önce ırz ve nãmusunuzu kaybedeceksiniz&#8230;</p>
<p>İslâmî cemaat v e tarikatlerin bu mesele karşısındaki suskunluğu, gayretsizliği dehşetli bir musibete fetva verdirecek, diye korkuyorum&#8230;</p>
<p>Yaşasın Türk ve Kürdün bin yıllık kardeşliği!&#8230; Kahrolsun kardeşi kardeşe kırdıran kafatasçı ırkçılar!..</p>
<p>Ve yaşasın milletinin saâdetini temin yolunda hayatlarını ortaya koyan AK Partili devlet ricâli&#8230; Bugün verdiğiniz destansı mücadeleyi muasırlarınız değil, ancak bir saâdet baharına gözlerini açacak olan ãtî nesilleri anlayacak ve sizleri rahmetle yadedeceklerdir&#8230; Bu cehennemî gürültüye, bu dehşetli hercümerce bakıp yılmayınız, doğru yoldasınız&#8230; Allah yãr ve yardımcınız olsun&#8230;</p>
<p>Hüseyin Yılmaz &#8211; Risalehaber.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2009/11/15/ey-musluman-turkler-ve-kurtler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

