<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>fatihiraz.net &#187; Derkenar</title>
	<atom:link href="http://fatihiraz.net/category/derkenar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://fatihiraz.net</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Apr 2012 16:32:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>‘Gençliğe Hitabe’ de kaldırılmalı</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2012/01/30/%e2%80%98genclige-hitabe%e2%80%99-de-kaldirilmali/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2012/01/30/%e2%80%98genclige-hitabe%e2%80%99-de-kaldirilmali/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 17:30:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Akyol]]></category>
		<category><![CDATA[Star gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1420</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Milli Eğitim” alanında iyi şeyler oluyor. Hem Kuzey Kore’yi andıran 19 Mayıs törenleri hem de 12 Eylül yadigarı “Milli Güvenlik” dersleri tarihe karıştı. Bakan Ömer Dinçer, “ideolojik eğitimin sonu geliyor” diyerek kapsamlı bir reformun da sinyalini verdi. Söz konusu “ideolojik eğitim”i sonlandırmak için gereken işlerden birinin “Andımız’ı kaldırmak” olduğu da epeydir söyleniyor. Bence de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter" src="http://farm1.staticflickr.com/124/379813105_b4676df0f2.jpg" alt="" width="500" height="375" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Milli Eğitim” alanında iyi şeyler oluyor. Hem Kuzey Kore’yi andıran 19 Mayıs törenleri hem de 12 Eylül yadigarı “Milli Güvenlik” dersleri tarihe karıştı. Bakan Ömer Dinçer, “ideolojik eğitimin sonu geliyor” diyerek kapsamlı bir reformun da sinyalini verdi.</p>
<p>Söz konusu “ideolojik eğitim”i sonlandırmak için gereken işlerden birinin “Andımız’ı kaldırmak” olduğu da epeydir söyleniyor. Bence de öyle. Ancak kanımca sadece “Andımız” değil, onun kadar buyurgan bir metin olan “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi” de okullardan çıkarılmalı.</p>
<p>Çünkü gençlere anlayış, empati, hoşgörü, farklılıklara saygı, özeleştiri gibi evrensel demokratik değerleri tavsiye eden bir metin değil bu. Peki nasıl bir metin?</p>
<p>Bakalım. Meşhur hitabe şöyle başlıyor:</p>
<p>“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.”</p>
<p>Bu sorunlu bir ifade, çünkü milyonlarca bireye “senin birinci görevin budur” diye kollektif bir misyon biçiyor. Oysa bir ülkenin bağımsızlığı gerçekten kritik bir değer olsa da, kimsenin bunu her daim “birinci vazife” edinme zorunluluğu yoktur. İsteyen bunu edinir kendine “birinci vazife” olarak, isteyen de aynı ülkeyi demokratikleştirmeyi, veya dini inancını yaymayı, yahut sokak kedilerine bakmayı. Herkes kutsallarını belirleme ve onlar için çalışma hakkına sahiptir. (Ülkeye iyi gelecek olan da bu renkliliktir.)</p>
<p>Hitabe’nin devamı daha da sorunlu:</p>
<p>“İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır.”</p>
<p>Dahilî ve haricî bedhahlar: yani “iç ve dış düşmanlar”. 28 Şubat süreçlerine, Batı Çalışma Gruplarına yol açan konsept&#8230;</p>
<p>Hitabe’nin devamında “dış düşmanlar”ın Türkiye’ye yapacağı kötülükler anlatılıyor uzun uzun. (Bunu özümseyen bir zihnin “komşularla sıfır problem” sağlaması ise zor gözüküyor.) Ama daha önemlisi, “iç düşmanlar”ın niteliği:</p>
<p>“Memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.”</p>
<p>Dikkat edin “iktidara sahip olanlar”dan bahis var burada. Peki Türkiye’de 1950’den bu yana iktidara nasıl geliniyor?</p>
<p>Tabii ki serbest seçimlerle&#8230; Ama Gençliğe Hitabe’de seçim kazananların meşruiyetine dair tek bir ifade yok. Aksine, gençler, her türlü iktidar sahibine karşı uyarılıyor: “Dikkat edin, hükümet ülkeyi yabancılara satabilir” imasıyla.</p>
<p>Peki ne yapacak böyle durumlarda Türk gençliği?.. “Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmak” için harekete geçecek. “Vazifeye atılmak”ta hiç tereddüt göstermeyecek. 27 Mayıs öncesinde Menderes hükümetini devirmek için sokaklara dökülüp orduyu “göreve” çağıran gençler gibi mesela&#8230;</p>
<p>Kısacası, Gençliğe Hitabe, askeri darbeleri ve Ergenekonvari oluşumları meşrulaştıran çok sorunlu bir metin. Demokrasinin D’sinden söz etmediği gibi, demokrasi düşmanlarına güçlü bir referans kazandırıyor.</p>
<p>Hitabe’nin en sonundaki ünlü cümle ise en vahimi: “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”</p>
<p>Hem “Türklük etnisite değildir; sadece vatandaşlık bağıdır” diyeceksiniz, hem de her okulunuzun duvarında biyolojik ırkçılık kokan “asil kan” vurguları olacak&#8230;</p>
<p>Olmaz. Ve eğitim sisteminin temeline böylesi gayrı-demokratik bir metin koyan bir ülkede demokratik kültür gelişmez.</p>
<p>Dolayısıyla, Gençliğe Hitabe, Atatürk’ün kendi siyasi şartlarını yansıtan ama bugüne yol gösteremeyecek tarihsel bir metin olarak kabul edilmeli, okullardan ve ders kitaplarından kaldırılmalıdır.</p>
<p>Ortak bir “milli metin” olarak İstiklal Marşı’mız vardır ve yeterlidir. Ondan gerisi, evrensel ahlaki değerler, demokratik kültür ve özgür düşünce olmalıdır.</p>
<p>Mustafa AKYOL-STAR<br />
30.01.2012</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2012/01/30/%e2%80%98genclige-hitabe%e2%80%99-de-kaldirilmali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu söz Hz.Abdullah&#8217;ın Said&#8217;lere vasiyetidir</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2011/12/10/bu-soz-hz-abdullahin-saidlere-vasiyetidir/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2011/12/10/bu-soz-hz-abdullahin-saidlere-vasiyetidir/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2011 09:08:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[hz. abdullah]]></category>
		<category><![CDATA[nihat hatipoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1417</guid>
		<description><![CDATA[Çoğumuz hayattan memnunuz. Sıkıntı ve çileli geçse de hayat çekiliyor. Elimiz mahkûm. İstesek de, istemesek de bu hayattayız. Yapacak bir şeyimiz yok. Bize danışılmadan, bize sorulmadan annemizin rahmine yerleştik. Ve yine bize sorulmadan ve rızamız alınmadan bu dünyadan çekip götürüleceğiz. Yaşadığımız hayattan lezzet alıp almamamız ise bizim elimizde. Doğrusu iman eden hayatı çözer ve lezzet [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://farm3.staticflickr.com/2761/4087289013_17338c722c_z.jpg"><img class="aligncenter" src="http://farm3.staticflickr.com/2761/4087289013_17338c722c_z.jpg" alt="" width="512" height="341" /></a></p>
<p>Çoğumuz hayattan memnunuz. Sıkıntı ve çileli geçse de hayat çekiliyor. Elimiz mahkûm. İstesek de, istemesek de bu hayattayız. Yapacak bir şeyimiz yok. Bize danışılmadan, bize sorulmadan annemizin rahmine yerleştik. Ve yine bize sorulmadan ve rızamız alınmadan bu dünyadan çekip götürüleceğiz.</p>
<p>Yaşadığımız hayattan lezzet alıp almamamız ise bizim elimizde. Doğrusu iman eden hayatı çözer ve lezzet alır. Meşru ve doğru lezzetten bahsediyorum. Yoksa zinakâr da, katil de, zalim de, kumarbaz da, hakları gasp eden de, hakka başkaldıran(!) da kendince lezzet almaktadır. Geçici, aldatıcı, boş, sahte ve şuh kahkahalarla dolu ve ileride pişmanlık getirecek bir lezzet&#8230;</p>
<p>Bu yazımda hayattan doğru lezzet alan bir zirveden bahsetmek istiyorum.</p>
<p>Adı Abdullah bin Huzafe (r.a.) Sahabidir. Hz. Peygamber&#8217;i (s.a.v.) görmüştür. O&#8217;nun adına dış ülkelere elçilik yapmıştır. Zaman geçer, Hz. Abdullah bin Huzafe, Hz. Ömer&#8217;in halifeliğine denk düşen bir zamanda Rumlara esir düşer. Yanında asker arkadaşları da vardır. Zindana atılırlar. Psikolojik travmalara uğratılırlar. İşkence görürler. Rumlar onlara İslam&#8217;ı terk etmek için baskı uygularlar. Ancak bu müminlerden hiçbiri yolundan caymaz.</p>
<p>Rum komutan Hz. Abdullah&#8217;ı gözlemler. Hz.Abdullah diğer arkadaşlarından daha farklı bir karakter sergiler. Bu hal, Rum komutanın dikkatinden kaçmaz. Abdullah, dış dünyayla, tekliflerle, baskılarla hiç ilgilenmez. Sanki uygulanan bunca işkence ve baskı bir kayaya uygulanıyormuşçasına etkilenmez. İtibar etmez, iltifat edip bakmaz bile.<br />
Hz. Abdullah zindanda namazıyla, zikriyle, ibadetiyle meşguldür. Yüzüne sinmiş olan nurani sima, onun başka bir âleme ait olduğunu tereddüt bırakmayacak şekilde göstermektedir.</p>
<p>Benim komutanım olur musun?</p>
<p>Rum komutan yanına genel valisini de alıp Hz.Abdullah&#8217;ı zindanda ziyaret eder. Hz. Abdullah&#8217;ı yakından tanımak ister. Zindanın Hz. Abdullah için bir çilehaneye değil; bir ibadethaneye, bir halvethaneye döndüğünü görür. Etkilenir. Sarsılır. Hz. Peygamber&#8217;i (s.a.v.) görmüş bu insanı kendi safına çekmek ister. Şöyle der, &#8220;Efendim. Sizin özel bir haliniz, vakarınız, duruşunuz, simanız var. İnsanı mıknatıs gibi çekiyorsunuz. Bizim dinimize -Hıristiyanlığa- girerseniz sizi komutan ve vali yaparız. Aksi takdirde öldürmek zorunda kalırız.&#8221;</p>
<p>Bu teklif ve tehdit Hz. Abdullah&#8217;ı hiç etkilemez. İlgilenmez bile. O, zindanda lâhuti bir âlemin eşiğine gelmiş, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v.) ayak ucuna değercesine, perdesini sıyırdığı bir muhteşem görüntünün seyrindedir. Neylesin dünyayı, neylesin valiliği, neylesin gayriyi, neylesin faniyi. Sanki Turi sina&#8217;da tecelli edeni görmektedir ki, bütün yüzüne derin bir tebessüm yayılır. Bu teslimiyet ve vakar, Rum komutanı daha da sarsar.</p>
<p>Hepsini diri diri yakın</p>
<p>Zindandan hışımla çıkar. Askerlerine emreder. Büyük bir çukur kazın der. Kazarlar. Çukura odun doldurun der, doldururlar. Odunları yakın der, yakarlar. Sonra der ki komutan; esirleri tek tek getirip bu çukura diri diri atın. Dininden dönmeyen kimseyi bırakmayın.</p>
<p>Esirler tek tek getirilirler. Hıristiyan olmaları, İslam dinini terk etmeleri teklif edilir. Hiçbiri yanaşmaz. Teslim olmuş halde tek tek çukura atılırlar. Diri diri yanarlar. Aslında komutanın derdi Hz. Abdullah&#8217;tır. Onun ölümden korkarak Hıristiyanlık safına geçmesidir beklentisi. Ama Hz. Abdullah&#8217;ın; ateşe atılan arkadaşları için dua etmekten başka bir şey yapmadığını hayretle görür. Hz. Abdullah da sessizce ve ürküten bir tevekkülle sırasını beklemektedir.</p>
<p>Daha ateşe atılacak hayli asker vardır. Sıra elbette Hz. Abdullah&#8217;a gelecektir, ama Rum komutan dayanamaz. O, Abdullah&#8217;ın yalvarmasını, af dilemesini görmek istemektedir.<br />
Abdullah&#8217;ı bana getirin, der. Ağır zincirlere vurulmuş Hz. Abdullah ayağa kalkar ve ateş dolu çukurun başına gelir.</p>
<p>Başımdaki saçlarım kadar canım olsa</p>
<p>Komutan Hz. Abdullah&#8217;ı çukura yanaştırmalarını emreder. Hz. Abdullah çukurun başına gelir. Kızgın lavlar Abdullah&#8217;ın saçlarını kavurmaya başlayınca yanaklarından iki gözyaşı sızar. Rum komutan bunu fark eder. Büyük bir heyecanla Hz. Abdullah&#8217;ı korkuttuğunu, onunla pazarlık edebileceğini zannederek hemen yerinden fırlar. Hz. Abdullah&#8217;a şöyle der: &#8220;Efendim! Sizin ateşin başına gelince korktuğunuzu gördüm. Gözyaşı döktünüz. Bu son derece normaldir. Herkes ölümden ürker. Benim size teklifim hâlâ geçerlidir. Yanımda yardımcım, şehrimizde valimiz olur musunuz?&#8221;</p>
<p>Hz. Abdullah başını kaldırmadan, gözleri ateşe dikilmiş halde ağır ağır şöyle cevap verir: &#8220;Siz beni yanlış anladınız. Ateşi görünce kendi kendime şöyle dedim. Şimdi bir defada ateşe atılıp öleceksin. Allah için bir defa öleceksin. Dedim ki kendi kendime; keşke başımdaki saçlarım kadar canım olsa ve her gün birini bu din için alsalar da şehitliği defalarca tatsam. Ama heyhat, bir defa ölüp gideceğim. Komutan! Benim gözyaşlarım işte bu hasretin gözyaşlarıdır.&#8221;</p>
<p>Rum komutan duraksar. Abdullah&#8217;ın bu imanı karşısında titrediğini, iliklerine kadar üzüldüğünü hisseder. Hz. Abdullah&#8217;ın kolunu tutup ateşten kenara çeker. Ben böyle bir adamı öldüremem der. Sonra döner ve söyle bir teklif sunar. Sizin ölümden korkmadığınızı gördüm. Ama şu arkadaşlarınızı kurtarmanız için size bir fırsat veriyorum. Benim alnıma bir öpücük kondursanız, bütün askerlerinizi serbest bırakacağım. Sadece bir öpücük. O kadar.</p>
<p>Hz. Abdullah, Rum komutanın bu isteğini geri çevirmez. Alnını öper. Komutan da sözünde durur ve bütün askerleri serbest bırakır.</p>
<p>Bu alın öpülmelidir</p>
<p>Hz. Abdullah yanındakilerle Medine&#8217;ye döner. Olayı öğrenen Medine halkının bir kısmı Hz. Abdullah&#8217;ı eleştirirler. Bir Hıristiyanın, Rum&#8217;un alnı öpülür mü derler? Bunu duyunca halife Hz. Ömer (r.a.) ayağa kalkar ve Hz. Abdullah&#8217;ı kucaklayarak alnını öper. Bu kadar Müslüman&#8217;ı ölümden kurtaran bu alın öpülmelidir der. Böylece Medine&#8217;de tenkitlerin yolunu bıçak keser gibi keser.</p>
<p>Hz. Abdullah&#8217;ın o tarihi sözü; &#8220;Başımdaki saçlarım kadar canım olsa ve din için her gün birini kesseler&#8221; sözü bir eşik olur. Cennete giren yola koyulanlar için bir eşik olur. Mazlumlar. Çilekeşler mağdurlar için bir eşik olur. Nihayet Hz. Abdullah bu imtihan dünyasını, imanından lezzet alarak bir said -mutlu- olarak terk eder. Ve sözünü sonradan gelen Said&#8217;lere bir vasiyet gibi bırakır.</p>
<p>&#8220;Başımdaki saçlarım kadar canım olsa! Her gün birini dinim uğruna alsanız razıyım. Ama dinimden bir milim ayrılmaya asla razı değilim.&#8221;</p>
<p>Nihat Hatipoğlu-Sabah</p>
<p>09.12.2011</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2011/12/10/bu-soz-hz-abdullahin-saidlere-vasiyetidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Babama Dua</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2011/06/20/babama-dua/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2011/06/20/babama-dua/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jun 2011 17:59:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[Hayata Dair]]></category>
		<category><![CDATA[babalar günü]]></category>
		<category><![CDATA[süleyman sargın]]></category>
		<category><![CDATA[zaman gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1406</guid>
		<description><![CDATA[Baba, anneyle beraber anılır hep. Arapçadaki &#8220;ebeveyn&#8221; ifadesi baba menşelidir. Türkçemizde ise o iki kudsî varlıktan bahsederken &#8220;anne-baba&#8221; deriz. Hangisi daha uygundur bilemem ama bildiğim bir şey varsa o da babanın, insan hayatındaki yerinin anneden daha az olmadığıdır. Baba, anne kadar hislerini açığa vurmaz. Evlatlarına karşı daha dengeli ve mesafelidir. Ağırlığı vardır babanın; olmalıdır da. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm5.static.flickr.com/4109/4979551085_0ce2abddd9_z.jpg" alt="" width="576" height="411" /></p>
<p>Baba, anneyle beraber anılır hep. Arapçadaki &#8220;ebeveyn&#8221; ifadesi baba menşelidir. Türkçemizde ise o iki kudsî varlıktan bahsederken &#8220;anne-baba&#8221; deriz.</p>
<p>Hangisi daha uygundur bilemem ama bildiğim bir şey varsa o da babanın, insan hayatındaki yerinin anneden daha az olmadığıdır.</p>
<p>Baba, anne kadar hislerini açığa vurmaz. Evlatlarına karşı daha dengeli ve mesafelidir. Ağırlığı vardır babanın; olmalıdır da. Hisleriyle hareket etmez; mantığı, iradesi, aklı ve idaresi duygularının önündedir. Anne gibi tez canlı değildir o. Bu yüzdendir &#8220;Babanın duasını alın, bedduasından sakının&#8221; uyarısı. Babanın duası da bedduası da iradi, bilinçli ve içi doludur. Anlık tepkilerle, coşkun hislerle beddua çıkmaz babanın ağzından.</p>
<p>Babanın varlığı, evlatlarına hangi yaşta olurlarsa olsunlar güven telkin eder. Babanın varlığı bir garanti gibidir evlat için. Başı sıkıştığında, daraldığında, bunaldığında koşacağı bir sığınaktır. Baba, içten içe sever evladını. Başarısıyla övünür, sıkıntısıyla kederlenir. Gözyaşlarını çok göstermez; hep içine akıtır onları. Bazen tebessümünde bile binbir ızdırabın çizgilerini okursunuz. Kızını gelin edip beline kırmızı kuşağı bağlarken iki damla yaş süzülür bütün direnmelere rağmen. Orada artık baba da tutamaz kendini. Yirmi küsur yıl beslediği, büyüttüğü, eğittiği ciğerparesini başka bir hayata uğurlamaktadır çünkü.</p>
<p>Bunları artık orta yaş sınırına gelmiş, dört çocuk babası olarak mı yazıyorum, babasının beş evladından biri olarak mı, onu bilemiyorum. Ama artık genç değilim ve etrafımdaki arkadaşlarımdan bazıları babalarını kaybetti. Babası vefat eden her arkadaşım, babasına hayattayken hissiyatını ifade edememekten muzdarip. Hemen hepsi &#8220;Keşke babama onu ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilseydim. Keşke onunu boynuna sarılıp yüzünü doya doya öpebilseydim.&#8221; düşüncesindeler. Babaların fıtri olarak evlatlarına karşı mesefeleri, evlatları da ister istemez mesafeli hale getiriyor.</p>
<p>Benim hala hayatta olan mükemmel bir babam var çok şükür. Onun değerini her geçen gün daha iyi anlıyorum. Fakat görüyorum ki babam değil, ben değişiyorum. Yaşım ilerledikçe, onun ne kadar güzel bir insan, ne kadar iyi bir baba olduğunu daha iyi anlıyorum. Bu sözleri yüzüne söylemek isterdim ama arkadaşlarımın yaşadıklarını ben de yaşıyorum. Söyleyemediklerimi yazmak daha kolay geliyor sanki.</p>
<p>Bir evlat, her şeyini borçlu olduğu babasına nasıl teşekkür edebilir? Kendisini büyütürken gösterdiği sevgiye, sabra ve onca çabaya? Bebekken iyileşsin diye hastane hastane dolaştırdığı, asabi bir ergeni anladığı, her şeyi bildiğine inanan üniversite öğrencisini hoş gördüğü için şükranlarını nasıl dile getirebilir? Ona en fazla ihtiyaç duyduğu, işlerini kendisine devretmeyi hayal ettiği bir anda, &#8220;Evladım, benim senden dünyalık bir beklentim yok. Ahirette beni mahcup etme yeter!&#8221; diyerek hizmete gönderen babasına bir evlat borcunu nasıl ödeyebilir? Baba olmuş bir evlat, kendisine hala babalık yapan bir insana nasıl teşekkür edebilir?</p>
<p>Etrafındaki herkes, evlatları, gelinleri ve torunlarıyla beraberken, tek erkek evladından uzakta &#8220;Hakkın hatırına&#8221; gurbet hasreti çeken bir babaya ayaklarını öpmekten başka ne yapılabilir? Evladının yanlışlarını söylerken bile kelimeleri özenle seçen, uyarırken bağırmayan, &#8220;Ben sana dememiş miydim&#8221; gibi sözlerle incitmeyen bir baba.. Hep sevgi dolu, düşünceli, sabırlı, affetmeyi ve bağışlamayı bilen bir bilge..</p>
<p>Ona ve rahmetli anneme ancak dua edebiliyorum. Ellerimi her açtığımda Kur&#8217;an&#8217;ın öğrettiği edeple &#8220;Ya Rabbi, onlar beni terbiye edip bugünlere getirdiler. Sen de onlara dünyada ve ahirette hep rahmetinle muamele et!&#8221; diyor ve ilave ediyorum &#8220;Ey Rahmeti Sonsuz! Senin rızana muvafık, ne kadar hayrım, hasenatım, hizmetim varsa sen onların sevabını eksiksiz olarak babama ve anneme yaz&#8221;. Çünkü o sevapları en çok onlar hak ediyor. Ve şimdilerde duama yeni bir şey ilave ettim: &#8220;Allahım, bana kendi çocuklarımın gözünde, babamın benim gözümde olduğu kadar iyi bir baba olmayı nasip et!&#8221;</p>
<p>Süleyman SARGIN &#8211; Zaman Gazetesi<br />
15.10.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2011/06/20/babama-dua/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Duruşu Yeter&#8230;</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2011/03/28/durusu-yeter/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2011/03/28/durusu-yeter/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Mar 2011 17:57:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[Risale izdüşümleri]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1402</guid>
		<description><![CDATA[Salih Özcan Ağabeyimiz, Üstad Hazretleri&#8217;nden bahsederken, &#8220;O&#8217;nun hiçbir kitabı ve külliyatı olmasaydı bile &#8216;Lâhikalar&#8217; yeterdi.&#8221; diyor. Kadirşinas birisi de &#8220;Hiçbir şeyi olmasaydı duruşu yeterdi.&#8221; diyor. Gerçekten her şeyin yerinden oynadığı, insanların her noktadan büyük sarsıntı duydukları bir dönemde Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin Everest kametiyle dimdik ayakta duruşu yeterdi. Herkesin bir köşeye çekilip sindiği günlerde o aktif sabır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://fatihiraz.net/wp-content/bsn.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-1307" title="bsn" src="http://fatihiraz.net/wp-content/bsn.jpg" alt="" width="244" height="374" /></a></p>
<p>Salih Özcan Ağabeyimiz, Üstad Hazretleri&#8217;nden bahsederken, &#8220;O&#8217;nun hiçbir kitabı ve külliyatı olmasaydı bile &#8216;Lâhikalar&#8217; yeterdi.&#8221; diyor.</p>
<p>Kadirşinas birisi de &#8220;Hiçbir şeyi olmasaydı duruşu yeterdi.&#8221; diyor. Gerçekten her şeyin yerinden oynadığı, insanların her noktadan büyük sarsıntı duydukları bir dönemde Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin Everest kametiyle dimdik ayakta duruşu yeterdi. Herkesin bir köşeye çekilip sindiği günlerde o aktif sabır içinde mekiğini işletiyordu. &#8220;Çizgimizi Hecelerken&#8221; isimli kitapta &#8220;Olumlu ve müsbet davranışların, temsil mevkiinde bulunan insanlar tarafından ortaya konulması, o işin müessiriyeti açısından çok önemlidir. Yani bir insan namazı anlatıyorsa öyle bir namaz kılmalı ki, dışarıdan ona bakanlar, &#8216;Bu zâtın hiçbir şeyi olmasa, sadece onun şu namazı onun hak çizgide olduğunu gösterir.&#8217; demelidirler.&#8221; diyor Fethullah Gülen Hocaefendi.</p>
<p>Mehmet Akar roman olarak, sürükleyici bir üslupta yazdığı &#8220;Seyda-2&#8243; eserinde tekne ile Üstad&#8217;ın Barla&#8217;ya gidişini anlatırken diyor ki: &#8220;Hocaefendi öyle bir tekbir almış, öyle bir &#8216;Allahü Ekber!&#8217; demişti ki, bu tekbir onları sarsmaya yetmişti. Hayatlarında hiç öyle bir tekbir de duymamış, hiç öyle bir namaza duruş görmemişlerdi. Bağırmamıştı halbuki&#8230; Sanki göklerin kapıları açılmış, sanki &#8216;En Büyük Allah&#8217;tır&#8217; hükmüne etraftaki canlı cansız varlıklar iştirak etmişti. Sanki o tekbiri şahsı adına değil, umum adına almıştı ve güneşten suyun kabarcıklarına kadar her şeyin O&#8217;na itaat ettiğini, minnetle, şükürle vazifesini yaptığını Rabb&#8217;ine söyleyecekti. Kayıktakiler birbirlerine baktı, gözleri ile konuştular. (&#8230;) Huşu ve huzur içerisinde, küçüldükçe küçülerek kıyamda duruşunu, nefsinin boynuna vurur gibi iki büklüm rükûa gidişini, doğrulup semâdaki, arzdaki, bilinir bilinmez her yerdeki varlıklar adına hamd edişini, yeryüzündeki başlar adına secdeye kapanışını, iki secde arasında af, merhamet, hidayet dileyişini, kâinatın zerratı sayısınca tahiyyatı Rabb&#8217;ine takdim edişini seyrettiler. Böyle kılınan namazdan daha güzel bir şey olamazdı!..</p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ı Barla&#8217;ya sürenler onun yıkık dökük, perişan vaziyetini görmek istiyorlardı. Onun aç, sefil halini görecek, gücün hazzını yaşayacaklardı. Onun için Barla&#8217;ya emir gönderip bir fotoğrafını istediler. Oradaki görevli de fotoğrafçı Enver Efendi&#8217;ye bu emri iletti. Enver Efendi gidip durumu bildirince Bediüzzaman Hazretleri durumu kökünden kavramış şekilde, kabul etti. Enver hazırlıklarını yaparken o da Sırtına bir kaftan örter gibi yorganını aldı. Beline, cübbesinin üzerinden kuşağını bağladı. Sarığının taylasanını omzuna sarkıttı. Enver&#8217;in karşısına oturup ellerini yanına koydu, omuzlarını kaldırdı. Kaşlarını çatmış, heybetle bakıyor, adeta &#8220;Ben buradayım ve dimdik ayaktayım! Barla&#8217;daki halim budur!&#8221; diyordu.</p>
<p>O fotoğrafta, yıkılan bir adam değil, hükmeden bir sultan, dimdik duran ve orduları sevk eden bir kumandan vardı. O fotoğrafa bakan herkes, o başın eğilmeyeceğini, o sarığın o baştan çıkmayacağını anlardı&#8230;</p>
<p>Zaten fotoğrafı isteyenler, istediklerine pişman oldular.</p>
<p>Daha sonra dış dünyadan Bediüzzaman Hazretleri&#8217;nin ziyaretlerine gelen mühim bir zat, &#8220;Ben İslâm âleminde Bediüzzaman gibi İslâmiyet&#8217;i ciddiye alan bir başka şahsiyet görmedim!..&#8221; demiştir&#8230;</p>
<p>Abdullah AYMAZ-ZAMAN<br />
27.03.2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2011/03/28/durusu-yeter/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hz. Hatice&#8217;den daha mesut kaç kadın vardır?</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2011/03/13/hz-haticeden-daha-mesut-kac-kadin-vardir/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2011/03/13/hz-haticeden-daha-mesut-kac-kadin-vardir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Mar 2011 09:21:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[Ma'nâ-yı Harfî]]></category>
		<category><![CDATA[hekimoğlu ismail]]></category>
		<category><![CDATA[zaman gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1401</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Hatice annemizden daha mesut kaç kadın vardır? 12 Mart 2011 Cumartesi 07:15 Hz. Hatice annemizden daha mesut kaç kadın vardır? İslam medeniyeti, Medine hayatında kendini göstermiştir. Medine hayatına kadar ayetler devamlı İslam ahlakını anlatmıştır. Aslında şöyle de diyebiliriz: İslamiyet, İslam ahlakından ibarettir. Medeniyet suçluların sayısını azaltmalı, insanlara huzur temin etmeli. Muhteşem apartmanlarda mobilyalar ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.nurnet.org/wp-content/uploads/2011/01/vefa.jpg"><img class="alignnone" src="http://www.nurnet.org/wp-content/uploads/2011/01/vefa.jpg" alt="" width="512" height="342" /></a></p>
<p>Hz. Hatice annemizden daha mesut kaç kadın vardır?<br />
12 Mart 2011 Cumartesi 07:15<br />
Hz. Hatice annemizden daha mesut kaç kadın vardır?</p>
<p>İslam medeniyeti, Medine hayatında kendini göstermiştir. Medine hayatına kadar ayetler devamlı İslam ahlakını anlatmıştır. Aslında şöyle de diyebiliriz: İslamiyet, İslam ahlakından ibarettir.</p>
<p>Medeniyet suçluların sayısını azaltmalı, insanlara huzur temin etmeli. Muhteşem apartmanlarda mobilyalar ve kıymetli eşyalar içinde bir kadın ağlıyorsa buna medeniyet denebilir mi? Eşya insana kıymet verseydi, Firavunlar, Karunlar, krallar cenneti doldururdu.</p>
<p>Düşünüyorum, o kadar imkânsızlıklar içinde annem, şimdiki hanımlara göre hayatından daha memnundu&#8230; Çok iyi biliyorum, sadece iki entarisi vardı. Başka yoktu. Babamın da yeni elbise alıp giydiğini bilmem. Pazarlarda eski kıyafet satıcıları vardı. Onlardan alırdık.</p>
<p>Amma o hayatı arıyorum&#8230;</p>
<p>Şimdiki ailelerde herkes bir arayış içinde. Aradıklarını da bir türlü bulamıyorlar. 1957 senesinde etrafıma baktım; İslamiyet&#8217;i yaşayan bir aile göremedim. Hiç değilse kitaplarda olsun, diye dindar bir ailenin hayatını yazdım. Böylece Minyeli Abdullah&#8217;ı yazmaya başladım.</p>
<p>Müslüman ailelerde kavga bitmeli. Hem karı koca arasında, hem gelin kaynana arasında, hem ana babayla çocuk arasında&#8230; Sokaklarda, okullarda, işyerlerinde başkalarına dost olan eşler, çocuklar, evlerinde birbirlerine yabancı. Beğenmediğimiz gayrimüslimler, ilim ve nezaketle mesut olurken, Müslümanların aile geçimsizliği İslam&#8217;a gölge düşürür. Çünkü İslamiyet evvela dünyamızı cennet etmek için gönderilmiştir. Model, Peygamber Efendimiz&#8217;in hayatıdır. Hatice annemizden daha mesut kaç kadın vardır?</p>
<p>Müslüman, her olayda başını kaldırıp İslamiyet&#8217;e bakabildiği ölçüde şuurludur!..</p>
<p>Bu durum ailevi problemler için de geçerlidir. Ailevi bir problemde, insan kendi kendine &#8220;bir dakika!&#8221; diyecek, &#8220;olay ne, bunu en iyi hangi yolla halledebiliriz?&#8221;</p>
<p>İnsan beyni buna yeter. O beyni İslam ilmiyle beslersek, hakikati bulur.</p>
<p>Mesela &#8220;Kadınlar Günü&#8221; diyorlar. Kadınlar Günü&#8217;nün kadınlara ne faydası var? Şanslı sayılan memur ve işçi kadınların sabahın erken saatinde otobüslere doluşunu seyretseniz, &#8216;Kadın hakları bunun neresinde?&#8217; demekten kendinizi alamazsınız. Çocuğu kreşe bırakan kadın, anne şefkati ile ne kadar rahat edebilir?</p>
<p>Bu devir, Peygamberimiz&#8217;in hadisleri ile tarif edilen ahir zamandır ve müthiş bir devirdir. Her an sokak, sinema, gazete, kahvehane, televizyon, dinimize ve imanımıza saldırıyor. Düşman dehşetli. Müslüman zayıf. İslam&#8217;ı ayakta tutma görevi, bu zayıf Müslüman&#8217;ın omuzlarındadır.</p>
<p>İhlastan başka dayanağımız yoktur.</p>
<p>Hekimoğlu İsmail-Zaman</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2011/03/13/hz-haticeden-daha-mesut-kac-kadin-vardir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mucize</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/10/19/mucize/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/10/19/mucize/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2010 16:51:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Altan]]></category>
		<category><![CDATA[taraf gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1371</guid>
		<description><![CDATA[Bütün canlılar içlerinde bir program taşıyorlar. Ve, o programla çoğalıyorlar. Düşünsenize, bir damla erkek spermi minicik bir dişi yumurtasıyla buluşuyor, bütünleşiyor ve yumurtadaki programla, spermdeki program birlikte çalışmaya başlıyor. Yeni bir canlı oluşuyor. Beyni, akciğerleri, kalbi, midesi, pankreası, dalağı, kan damarları, elleri, kolları, ayakları, parmakları şekilleniyor. Birkaç istisna dışında bütün insanlarda bu organlar hep aynı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone" src="http://farm5.static.flickr.com/4090/5096671309_e1eef0499a_z.jpg" alt="" width="576" height="375" /></p>
<p>Bütün canlılar içlerinde bir program taşıyorlar.</p>
<p>Ve, o programla çoğalıyorlar.</p>
<p>Düşünsenize, bir damla erkek spermi minicik bir dişi yumurtasıyla buluşuyor, bütünleşiyor ve yumurtadaki programla, spermdeki program birlikte çalışmaya başlıyor.</p>
<p>Yeni bir canlı oluşuyor.</p>
<p>Beyni, akciğerleri, kalbi, midesi, pankreası, dalağı, kan damarları, elleri, kolları, ayakları, parmakları şekilleniyor.</p>
<p>Birkaç istisna dışında bütün insanlarda bu organlar hep aynı yerde.</p>
<p>Kılcal damarlar hep aynı yerlerden geçiyor.</p>
<p>Damarlarda dolaşan kanın miktarı, yapısı herkeste aynı.</p>
<p>Ama tanrı, iki damladan bir canlı inşa etme mucizesiyle yetinmiyor.</p>
<p>Hepsinin kılcal damarlarının dağılımı, karaciğerinin işlemesi birbirine benziyor ama hepsinin bir başka “ruhu”, bir başka zihni, bir başka karakteri oluyor.</p>
<p>Bedensel faaliyetleri nerdeyse tıpatıp aynı ama gene de tümüyle birbirinden farklı milyarlarca insan çıkıyor ortaya.</p>
<p>Tanrı, bununla da yetinmiyor.</p>
<p>Bütün bu insanlara birbirinden farklı parmak izleri veriyor.</p>
<p>Altı milyar birbirine benzemeyen parmak izi yapıyor.</p>
<p>Parmağınızın ucuna bakın, o küçücük yerde altı milyar farklı şekil yaratmanın ne demek olduğunu düşünmek bile, bir insanın nasıl mucizevî bir yaratık olduğunu anlamaya yeter.</p>
<p>Bu mucize binlerce yıldanberi tekrarlanıyor.</p>
<p>O kadar çok tekrarlanıyor ki biz bir “mucize” ile karşı karşıya olduğumuzu unutuyoruz.</p>
<p>Mucize, sıradanlaşıyor bizim gözümüzde.</p>
<p>Kıymetini bilmez hale geliyoruz.</p>
<p>Tanrı mucizelerini yaratıyor ve biz büyük bir nankörlükle o mucizeleri yok ediyoruz.</p>
<p>Aslında, gelişmişlik ve ilkellik, tanrının mucizesine gösterilen özende billurlaşıyor.</p>
<p>İnsan denen mucizenin kıymetini bilmek, gelişmişliğin en önemli işareti.</p>
<p>İlkellik ise, o mucizenin değerini anlamamak ve insanlara hor davranmakla gösteriyor kendini.</p>
<p>Bu açıdan baktığımızda, Şili’deki 33 madenciyi yedi yüz metre toprak altından kurtarmak, herhalde insanlık tarihinin en büyük “ibadetlerinden” biri.</p>
<p>Tanrının yarattığına gösterilen bu özen, onun mucizesine gösterilen bu saygı, insan canını kurtarmak için sarf edilen bu emek, sadece bir gelişmişliğin, insan değeri bilmenin değil, o insanları yaratan “kudrete” duyulan saygının da en büyük göstergesi.</p>
<p>Bilmiyorum dindarlar ne düşünür, ne der ama hangi ibadet, hangi ayin, tanrının yüceliğine, yaratıcılığına, kudretine, eserlerine daha fazla saygı gösterebilir, onu daha fazla memnun edebilir?</p>
<p>Bir de tersini düşünün.</p>
<p>İnsan canına değer vermemeyi düşünün.</p>
<p>İnsanlarınızın yeraltında kalmasına, binlerce ton toprağın altında ezilip yok olmasına, o mucizenin parçalanmasına göz yummayı düşünün.</p>
<p>Bundan daha büyük bir günah olabilir mi?</p>
<p>Böyle baktığınızda, Şili’de kutsal bir ibadetle insanlar kurtarılırken, en büyük günahlar bizim topraklarımızda işleniyor.</p>
<p>Ölmemesi mümkünken sadece aldırmazlık yüzünden ölen her insanla birlikte hepimiz büyük bir günaha girmiş, bir mucizeye ihanet etmiş olmuyor muyuz?</p>
<p>Tanrı, kâinatı tasarlayan, onun içindeki mucizeleri şekillendiren büyük ve eşsiz bir sanatçı gibi gözükür bana.</p>
<p>Her gün gidip o “sanatçının” önünde eğilen, onu selamlayan, ona hürmet eden ama onun eserlerine kabaca, barbarca, aldırmazca davranan, onun mucizelerini hiçe sayan insanlar düşünün.</p>
<p>O “sanatçı”, mucizelerine kötü davrananları sever miydi?</p>
<p>Sadece “kendisine” değil “eserlerine” de saygı gösterilmesini beklemez miydi?</p>
<p>Dindarlar cehaletimi bağışlasınlar ama ben, dinin, sadece tanrıya değil, onun eserlerine de saygı gösterilmesi anlamına geldiğine inanıyorum.</p>
<p>Bir insanın canını kaybetmesine göz yummak da değil sadece, o insanın mutluluğuna engel olmak, onun haklı isteklerini yok saymak, onu acılara ve kederlere terk etmek de bana büyük bir günah gibi gözüküyor.</p>
<p>Her insan tanrının bir eseriyse, onun bir mucizesiyse eğer, o esere saygısızlık etmek tanrıya da saygısızlık etmek anlamına gelmez mi?</p>
<p>Şili’de büyük bir ibadetin gerçekleştiğine inanıyorum.</p>
<p>Ne yazık ki kendi ülkemde büyük günahların işlendiğini düşünüyorum.</p>
<p>Ve, Tanrı, cehennemini, kendisinden ziyade eserlerine hürmetsizlik edenler için yapmıştır sanıyorum.</p>
<p>Ahmet Altan &#8211; Taraf<br />
14.10.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/10/19/mucize/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sakine ve Teresa</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/09/23/sakine-ve-teresa/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/09/23/sakine-ve-teresa/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Sep 2010 18:18:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[Sabah Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1368</guid>
		<description><![CDATA[İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad&#8217;ın New York&#8217;ta Müslüman cemaatin temsilcilerine hitaben yaptığı konuşmayla ilgili haberi okuyunca utandım. Batılı meslektaşlarım adına. Ahmedinecad diyor ki: &#8220;Ey dünya basını; haftalardır İran&#8217;daki idam mahkûmu Sakine Aştiyani için kampanya yürütüyorsunuz. Peki neden Teresa Lewis için aynı duyarlılığı göstermiyorsunuz? Neden Teresa için suspussunuz?&#8221; 41 yaşındaki Teresa Lewis son anda bir gelişme olmazsa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm5.static.flickr.com/4127/5018310948_dd60f2dcd9.jpg" alt="" width="375" height="500" /></p>
<p>İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad&#8217;ın New York&#8217;ta Müslüman cemaatin temsilcilerine hitaben yaptığı konuşmayla ilgili haberi okuyunca utandım. Batılı meslektaşlarım adına.<br />
Ahmedinecad diyor ki: &#8220;Ey dünya basını; haftalardır İran&#8217;daki idam mahkûmu Sakine Aştiyani için kampanya yürütüyorsunuz. Peki neden Teresa Lewis için aynı duyarlılığı göstermiyorsunuz? Neden Teresa için suspussunuz?&#8221;</p>
<p>41 yaşındaki Teresa Lewis son anda bir gelişme olmazsa yarın ABD&#8217;nin Virginia eyaletinin Danville kentinde idam edilecek. İğneyle.</p>
<p>Suçu: Zina yapmak ve sevgilisinin kocasını ve oğlunu öldürmesine yardım etmek. Avukatları, idam cezası karşıtı sivil toplum örgütlerinin sözcüleri infazı durdurmak için çırpınıyorlar, Teresa&#8217;nın cinayeti tasarlayamayacak kadar geri zekâlı (IQ&#8217;su 72) olduğunu öne sürüyorlar.<br />
Teresa ile Sakine&#8217;nin suçları bire bir aynı. Sakine de Teresa gibi zina yaptı ve sevgilisine kocasını öldürttü. Üstelik cinayete de yardımcı oldu.</p>
<p>Batı medyası açtığı kampanyada Sakine&#8217;nin sanki zina yaptığı için ölüm cezasına çarptırıldığı izlenimi uyandırmaya özel bir önem verdi. Yalan. Sakine zinadan değil cinayetten (Kocasının yemeğine uyku ilacı koydu ve derin uykusunda sevgilisine öldürttü) idama mahkûm edildi. İran yasaları adam öldürmeye idam cezası öngörüyor. Yani ölüm cezası şeriata değil, parlamentonun kabul ettiği ceza yasasına dayanıyor.</p>
<p>Batı medyası ısrarla Sakine&#8217;nin idam cezasının taşlanarak infaz edileceğini öne sürüyor. Yanlış. Hatta yalan. İran&#8217;da Humeyni döneminden bu yana hiçbir kadın mahkûm taşlanarak öldürülmedi. İnfazlar hep darağacında yerine getiriliyor. Taşlayarak idam Taliban döneminde Afganistan&#8217;da vardı, şimdi yer yer (Özellikle aşiretler bölgesinde) Pakistan&#8217;da var.<br />
Batı medyası Sakine&#8217;nin infazının neredeyse &#8220;An meselesi&#8221; olduğunu yazıp duruyor. Kasıtlı yanlış. Çünkü İran&#8217;da bir davada idam hükmü verildikten sonra infaz için ortalama 5-6 yıl bekleniyor. Önce karar çeşitli organlar (Üst mahkeme, temyiz, son sözü söyleyecek olan dini lider Hamaney) tarafından en ince ayrıntısına kadar didikleniyor. Suçlu lehine bir unsur olabilir, böylece ceza belki yumuşatılabilir diye. Son aşamada mağdurun, yani cinayet kurbanının ailesine bir kez daha başvuruluyor; &#8220;Kan parası karşılığı bağışlayabilir&#8221; olasılığıyla. Tüm bu işlemler tamamlandıktan ve son kapı da kapandıktan sonra yasanın gereği yerine getiriliyor.</p>
<p>Batı medyasının &#8220;Her an taşlanabilir&#8221; diye kıyameti kopardığı Sakine hücresinde ve sağlığı yerinde ama geri zekâlı Teresa yarın iğneyle idam edilecek.</p>
<p>&#8220;Burada (ABD&#8217;de) bir kadın idam edilecek ve kimse protesto etmiyor&#8221; diyen Ahmedinecad haklı. Çünkü Batı medyası ikiyüzlü. İran&#8217;ı ve İslam&#8217;ı aşağılamak için Sakine olayını -hem de çarpıtarak- tepe tepe kullanıyor ama Teresa&#8217;yı görmezden geliyor. Hıristiyan ahlakı bu mu?</p>
<p>Erdal Şafak- Sabah Gazetesi<br />
22.09.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/09/23/sakine-ve-teresa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bütün garipler için ‘Evet’</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/09/09/butun-garipler-icin-%e2%80%98evet%e2%80%99/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/09/09/butun-garipler-icin-%e2%80%98evet%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Sep 2010 10:29:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[12 eylül]]></category>
		<category><![CDATA[adnan menderes]]></category>
		<category><![CDATA[evet]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1356</guid>
		<description><![CDATA[Başarılı, güçlü ve gururlu insanları, “EVET”/“HAYIR” adına tertiplenen şu sert kamplaşmada dinleyedurdunuz bugüne kadar&#8230; Bense size küçük ama gerçek bir hayat öyküsüyle&#8230; Başarı değil, başarısızlık üzerinden. Güç değil, güçsüzlük üzerinden. Gurur değil ama kişilik ve ferdiyet üzerinden sınava dönüşmüş ince bir hayattan bahsedeceğim. Dün Beyazıt’taki Kitap Fuarı’nda imza günüm vardı. 13 yıl aradan sonra okul [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm5.static.flickr.com/4133/4973779672_a7fa614c4c_z.jpg" alt="" width="570" height="391" /></p>
<p>Başarılı, güçlü ve gururlu insanları, “EVET”/“HAYIR” adına tertiplenen şu sert kamplaşmada dinleyedurdunuz bugüne kadar&#8230;<br />
Bense size küçük ama gerçek bir hayat öyküsüyle&#8230; Başarı değil, başarısızlık üzerinden. Güç değil, güçsüzlük üzerinden. Gurur değil ama kişilik ve ferdiyet üzerinden sınava dönüşmüş ince bir hayattan bahsedeceğim.<br />
Dün Beyazıt’taki Kitap Fuarı’nda imza günüm vardı. 13 yıl aradan sonra okul arkadaşım çıkıp gelmiş, ihtiyar annesiyle&#8230; Dünyalar benim oldu, hemen yanıma aldım, çay ikram ettim, iskemleye buyur ettim, elimden bu geldi ancak&#8230; Onu en son 28 Şubat 1997’de edebiyat öğretmenliği yaptığı lisede başörtüsünden dolayı üst üste geçirdiği soruşturmalar, aldığı disiplin cezaları ve en sonunda meslekten atılmaya kadar giden zorlu süreçten hatırlıyorum&#8230; İşçi emeklisi ve hasta bir baba, yaşlı bir anne&#8230; Sanki zaman içinden geçip aktığı o kum saatinde kırılıvermiş, sanki hiç işlememiş 13 yıldır, sanki arkadaşım Ashabı Kehf’in mağarasında, Kıtmir’in yanına sokulmuş, kıvrılmış da uyumuş gibiydi&#8230;<br />
Onun ilk örtündüğü günü de hatırladım. Dereceyle bitirdiği okulunun son günlerinde karar vermişti örtünmeye. Sonra master yapmış, örtüsü sebebiyle akademik kariyerine devam edememiş, geçimini ve yaşlı ebeveynine bakabilmek için öğretmenlikte karar kılmıştı&#8230; 28 Şubat’ın tank paletleri üzerinden geçmiş gibi geldi sanki onu dinlerken.<br />
40 derece sıcak var İstanbul’da. Arkadaşım üzerine giyeceği tek giysisi olan kışlık mantoyla çıkagelmiş Beyazıt’a, birkaç otobüs değiştirmişler. “Bakkaldaki gazeteden okudum imza günün varmış” dedi gülümseyerek. Mantosuna baktığımı fark edince, “Olsun” dedi, “Biraz sıcak ama, olsun”&#8230; Başında hayli eski bir dolama, rengi soluk. Oysa çok dikkat ederdi eskiden giyinip kuşandığına. Yüzü yine güzel, yine parlak, ama gözlerinin kenarlarında kederli nehir yatakları kurulmuş&#8230; O nehirde kimbilir hangi seller aktı, hangi seller akacağı denizleri bulamayıp da, kalbine doldu&#8230; Evlenmemiş. Olsun dedi&#8230; Bir ara çenesinden tutup sevmek istedim onu çocukluğumda yaptığım gibi. Elim boynundaki garip bir şeye çarptı. Böyle balon gibi, torba gibi, örtüsünün altında ne olduğunu hemen anlayamadığım garip bir şey&#8230; “Guatr” dedi. “Batı Çalışma Grubu’nun bana hediyesi” diyerek gülmeye çalıştı&#8230; 98’den beri işsizmiş. Babası vefat etmiş. Babasının sigortasından faydalanıyormuş, ameliyat olacak durumu yokmuş. Zaten zayıftı. Bir tüy kadar hafiflemiş. Olsun dedi&#8230; Başını açmamış. Çok güzel rüyalar görüyormuş. Olsun dedi&#8230; Eski bir not defteri çıkardı, telefonumu kaydetti. Bana da kiracı oldukları evin alt katındaki bakkalın numarasını verdi, telefonları uzun zamandır kesikmiş. Olsun dedi&#8230;<br />
Dünya zindan kesildi bana. Ramazan’ın 17’siydi&#8230; Onu kimse bilmiyor ve işitmiyordu&#8230; Sahabilerle havarilerden başka tanıdığı kalmamıştı yeryüzünde&#8230; “Anneme” dedi. “Anneme çok üzülüyorum, ona o kadar yük oldum ki; bak sana ekmek getirdim diyebilmeyi ona, çok isterdim” dedi&#8230; Dünya yandı&#8230; Külleri göğe savruldu o an. Beyazıt Camii’nin mahyaları ağladı. Kitaplar, şiirler, çocuklar, ateşten bir çemberden geçiyormuş gibi geldi o anda&#8230;<br />
Söyler misiniz, ben Batı Çalışma Grubu’nu nasıl sevebilirim?<br />
Söyler misiniz, ben 28 Şubat’ı nasıl affedebilirim?<br />
Söyler misiniz, arkadaşlarıma neler yapıldığını nasıl unutabilirim?<br />
Anayasa’ya EVET mi diyelim, HAYIR mı?<br />
Bu kamplaşmanın beni zerre kadar heyecanlandırmadığını söylemeliyim&#8230;<br />
Çünkü Anayasa beni ilgilendirmiyor.<br />
Çünkü sizin Anayasanızın gözleri önünde yok olduk biz&#8230;<br />
Buharlaştık.<br />
Görünmez kıldı bizi kanunlarınız.<br />
Ben ve arkadaşlarım ne Anayasa’nın, ne de kanunların önünde var kılabildik kendimizi.<br />
Siz, bizler yok sayılırken, imha edilirken hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam edenler&#8230; Buna nasıl dayandınız?..<br />
Bunu nasıl kaldırabildi yürekleriniz? Gözlerinizi mi çıkardınız yuvalarından bizi görmemek için? Kulaklarınızı demirle mi tıkadınız işitmemek için? Yüreklerinizi çimento döküp dondurdunuz mu?<br />
Buna nasıl dayandınız?<br />
Şimdi, gençlerin umutlarını kıran, kadınları hayatın dışına iten, çocukların yaşamını solduran, tüketen bu ‘Darbe Anayasası’nın değişmesi gerekiyor&#8230;<br />
Anladınız mı?! Değişmesi gerekiyor!..<br />
Arkadaşım gibi binlercesini imha eden sürece ‘Dur’ demek için. Gariplerin hakkı için&#8230; EVET!</p>
<p>Sibel Eraslan &#8211; Vakit<br />
30.08.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/09/09/butun-garipler-icin-%e2%80%98evet%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Referanduma giderken</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/09/02/referanduma-giderken/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/09/02/referanduma-giderken/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 18:23:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[referandum]]></category>
		<category><![CDATA[zaman gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1353</guid>
		<description><![CDATA[Eşim, &#8216;kalk ezan okunuyor, buralarda bir yerlerde cami olmalı&#8217; diye bilmem kaçıncı kez şiddetle dürtüyordu beni. Ezanı duyduğunu söylediği yer, Tokyo&#8217;nun Şınagawa ilçesi, Togoşhi mahallesi idi. Oysa Tokyo&#8217;da ezan okunmasa da, varlığı bilinen iki cami/mescit, çok çok uzaklarda idi. Doktora araştırmalarım için bulunduğum Tokyo, yakın tarihin en ağır kışını geçiriyordu. 35 metrekarelik evi klima ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://farm4.static.flickr.com/3465/3846300708_608625282b_z.jpg?zz=1" alt="" width="482" height="640" /></p>
<p>Eşim, &#8216;kalk ezan okunuyor, buralarda bir yerlerde cami olmalı&#8217; diye bilmem kaçıncı kez şiddetle dürtüyordu beni.<br />
Ezanı duyduğunu söylediği yer, Tokyo&#8217;nun Şınagawa ilçesi, Togoşhi mahallesi idi. Oysa Tokyo&#8217;da ezan okunmasa da, varlığı bilinen iki cami/mescit, çok çok uzaklarda idi.</p>
<p>Doktora araştırmalarım için bulunduğum Tokyo, yakın tarihin en ağır kışını geçiriyordu. 35 metrekarelik evi klima ile ısıtamıyorduk. Çünkü depreme ve yangına dayanıklı yapalım derken izolasyon önceliği tümüyle güme gitmişti. Daha iyisi için de bursumuz yetmiyordu.</p>
<p>Üstümüze yığdığımız battaniye, yorgan ne varsa sıyırıp, gecenin zemheri soğuğunda eşimin inatla duyduğunu söylediği ezanın geldiği yöne doğru seğirttim. İlerledikçe gerçekten romantik ve lahuti bir sesin daha bir yaklaştığını hissettim. Ses beni ana caddeye doğru çekti götürdü.</p>
<p>Ancak bakır geceleri kırarak mütevazı evimize misafir olan ses, ne yazık ki ezan sesi değildi. Bizde de büyük şehirlerde geceleri boza satarlar ya. Buna benzer bir sesle bir Japon, &#8216;kestane kebap&#8217; der gibi, &#8216;tatlı patateeeeees&#8217; diye bağırıyordu. Bizdeki pazıyı anımsatan, kırmızı, uzun ve çok tatlı bir patates bu. Arabaya yerleştirilen bir dev mangalda közde pişiriliyor ve soğuk kış gecelerinde mahalle aralarında satılıyor.</p>
<p>Eşime durumu zorlanarak aktardım. Çok ağladı, ağladık. Eşim &#8216;Ezan hasretinden hasta düşeceğim, derhal Türkiye&#8217;ye dönüyorum.&#8217; dedi. Birkaç gün içinde hazırlandık. Narita Havalimanı&#8217;ndan Türkiye&#8217;ye uğurlayacağım. Dili daha yeni çözülmüş olan küçük oğlum Ahmet Furkan kucağımda, &#8216;Baba buram acıyor.&#8217; diyerek elini göğsüne götürdü. Bu, çocuk yaşta boğazına düğümlenen erken ayrılık acısıydı. Ömrünü ana hasretiyle gurbet ellerde geçirmiş babası, elbet bu acıyı çok yakından tanıyordu. Cevap veremedi Furkan&#8217;a.</p>
<p>Furkan ile zaman geçirdiğimiz mahalleye tahammül edemedim. O köşede kedileri kovalamış, bu köşede bir köpeğin burnunu sıkmış, şu parkta çiçekleri kucaklamış. İşte evin önüne geldim. Burada da akşam kollarını açıp paytak paytak bana koşmuş. Yok, olmayacak, bu hatıralarla yüzleşemeyeceğim. İki gün sonra bir arkadaşımın evine sığındım.</p>
<p>Ramazan&#8230;Üniversitede ofiste çalışmaya dalmışım. Meğer çoktan iftar olmuş, geçmiş. Ezansız, mahyasız, top atışıyla sessizliğin bağrına gömülen sokakları olmayan bu şehir bana istediğim havayı vermiyor. Derken telefonum çaldı. Türkiye&#8217;de öğle suları. Telefonun öteki ucundaki eşim, ağlıyor. Meğer, Furkan hasta, kırk derece ateşi var. Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü önünde. Sevk alacağı personel işleri ile oğlumuza bakacak hekimin olduğu mediko-sosyal 100 metre ileride. Ancak ne sevk alabiliyor, ne de hekime gidebiliyor. Çünkü eşimin başında bir adet, 1 metrekare ebatlarında bir &#8216;başörtüsü&#8217; var.</p>
<p>Öğrenciyi çoktan geçtik&#8230; Bir vatandaş, bir anne, çocuğu kucağında alevler içinde yanıyor, ona &#8216;ya başını aç, ya da evladınla canın cehenneme&#8217; deniliyor. Hangi işgal gücü bunu esirlerine reva görmüştür acaba? 28 Şubatçı cunta-darbe baskıları ile YÖK çoktan, sağdan ve soldan herkesin sevdiği ve seçtiği Rektör Ömer Faruk Batırel&#8217;i istifaya zorlamış. Yerine &#8216;atama&#8217; ile bir bayan getirmişler. Çingene&#8217;ye babasını teslim et, assın! Ali kıran, baş kesen kesilmiş.</p>
<p>Eşim telefonun Türkiye ucunda, ben Tokyo ucunda katıla katıla ağlıyoruz. Çaresizlikten ona, &#8216;Al sana ezanlı ülke, burada başına hiç böyle bir şey geldi mi?&#8217; diye sordum.</p>
<p>Zaten birkaç ay sonra döndüğümde üniversite çoktan yaşanmaz hale gelmişti. Fakültenin en başarılı kız çocukları giriş kapısında yağmur altında başörtüleriyle çaresizlik içinde bekleşiyordu. Biri ile göz göze geldim. Tanıyordum. &#8216;Benim için yapacak bir şeyin yok mu?&#8217; der gibi bakıyordu. Herkes onlardan cüzzamlı gibi kaçıyordu. Ben kaçamadım, gittim bir karanfil verdim, yanında oturdum, başını okşadım. Derken polis geldi ve &#8216;hoca-moca dinlemem copu yersin&#8217; diye tehdit etti. &#8216;Başındaki saçların sayısı kadar kitap okudum, kimi dövüyorsun?&#8217; deyip ayrıldım.</p>
<p>Bu zulüm, kendini ev sahibi, bir milleti de kiracı ve sığıntı olarak gören zalim bir iradenin ürünü. Bir insan olarak 12 Eylül&#8217;de ben de bu irade ile hesaplaşacağım. O irade, Apo denen emperyalisti kurtarıcı olarak gören, kışlada gidip cunta brifingi alan yargıçlar diktatörlüğüdür.</p>
<p>İbrahim Öztürk-Zaman<br />
02.01.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/09/02/referanduma-giderken/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman referandumu haber vermiş miydi?</title>
		<link>http://fatihiraz.net/2010/08/31/bediuzzaman-referandumu-haber-vermis-miydi/</link>
		<comments>http://fatihiraz.net/2010/08/31/bediuzzaman-referandumu-haber-vermis-miydi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2010 20:09:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Derkenar]]></category>
		<category><![CDATA[Risale izdüşümleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bediuzzaman Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[ramazan balcı]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[risalehaber.com]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://fatihiraz.net/?p=1346</guid>
		<description><![CDATA[Milletlerin kader günleri vardır. Farklı bir ifade ile bu günler için “eyyamullah” tabiri kullanılabilir. Bu günlerde olaylar alışılageldik şekilde sebep sonuç zinciri içerisinde cereyan etmezler! Küçük bir hareket büyük neticeler verebildiği gibi, gelecek bir iki asrı etkileyebilecek olayların yaşanması, kararların alınması mümkündür. Böyle günlerde insanların itimadını kazanmış, aklı başında önderlere olan ihtiyaç, tabiatıyla her zamankinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Milletlerin kader günleri vardır. Farklı bir ifade ile bu günler için “eyyamullah” tabiri kullanılabilir. Bu günlerde olaylar alışılageldik şekilde sebep sonuç zinciri içerisinde cereyan etmezler! Küçük bir hareket büyük neticeler verebildiği gibi, gelecek bir iki asrı etkileyebilecek olayların yaşanması, kararların alınması mümkündür. Böyle günlerde insanların itimadını kazanmış, aklı başında önderlere olan ihtiyaç, tabiatıyla her zamankinden daha fazladır.</p>
<p>Yakın tarihe bakıldığında yukarıdaki tarife uyan dönemlerden biri II. Meşrutiyetin ilanı ile yaşanmıştır. Adı geçen dönemde İmam Bediüzzaman hayattadır. İstibdat döneminden bir şekilde nemalanan çevrelerin meşrutiyetin dinsizlik olduğunu iddia etmesi karşısında O’nun yaptığı izahlar toplumu büyük ölçüde rahatlatmıştır.</p>
<p>Sadâret vasıtasıyla Şark aşiretlerine çektiği telgraf şöyledir.<br />
&#8220;Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer&#8217;iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.&#8221; (İki Mekteb-i Musibetin Şehadeti 21)</p>
<p>Hürriyetin insanlara Allah’ın bir hediyesi olduğunu ve meşrutiyetin Ku’ran’ın emri olan meşvereti hayata geçirmek anlamına geldiğini izah eden Üstad Şarkta büyük isyanların yaşanmasına engel olmuştur.</p>
<p>Devlet-i Âliye içerisinde Meşrutiyetin düşmanı sadece doğudaki aşiretler değildi elbette! Toplumum fazilet ve marifet ortalaması altı asırlık saltanat geleneğinden meşrutiyet idaresine geçebilecek düzeyde gelişmemişti. Kısa süre içerisinde bir şahıstaki zayıf istibdat, komitelerin ve çetelerin şiddetli istibdadına dönecekti.</p>
<p>Bediüzzaman, bu dönemde inanmış birkaç İslam fedaisi ile birlikte hakiki meşrutiyet için mücadelesine devam etti. “İslâmiyetin meşrutiyete inanmış hamiyetli fedâileri cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik edip ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad ve tam mukaddes şeriatı, meşrutiyet kuvvetiyle ila; ve meşrutiyeti, şeriat kuvvetiyle ibka; ve bütün seyyiat-ı sabıkayı muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için telkinatta” bulunuyorlardı.</p>
<p>Üstadın Ahrarlar dediği çevre daha çok İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin etrafında toplanmıştı. İstibdat rejiminden beslenmek isteyen komitelerin tertib ettiği 31 Mart hadisesi üzerine dağıtıldılar.<br />
Meşrutiyet henüz doğmuşken beşiğinde boğulmuş, çetelerin, komitelerin, milletin şan ve şerefini kendine mal eden diktatörlerin resm-i geçitleri başlamıştı.</p>
<p>MEŞRUTİYET 100 YIL SONRA GELECEK</p>
<p>İmam Bediüzzaman, olaylara herkesin baktığı yerden bakmıyordu. Yaşananlar bir asır sonra gerçekleşecek bir hakikate işaret eden bir rüyadan ibaretti.  Ancak Üstad, adı ne olursa olsun “kânun hakimiyeti ve meşveret usülünü” esas alan yönetim tarzlarını destekleyecek, toplumun Kur’an’ın faziletleri ile süslenmesi gerektiği üzerinde ısrarla duracaktı.</p>
<p>Aşiretler arasında gezdiği (1910) yılı içerisinde asıl Meşrutiyetin 100 yıl sonra (2010) geleceğini haber verdi:</p>
<p>“Suâl: Tarif ettiğin meşrûtiyetin ne miktarı bize gelmiş ve niçin bütün gelmiyor?&#8221;<br />
Cevap: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîrâ sizin şu vahşetengiz, cehâletperver husumetefzâ olan sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeye cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz.” (Münazarat 19-27)</p>
<p>Vahşet, cehalet ve düşmanlığın hakim olduğu bir toplumda meşrutiyet ve kanun hakimiyeti sağlanamazdı. Mârifet ve fazîletten demiryolu yapılmalı, medeniyetin kemâlat  şimendiferine binen  meşrûtiyet, terakkiyât tohumlarını saçarak  memleketin en uzak köşelerine ulaşmalıydı.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.risalehaber.com/images/other/kurt_reisler.jpg" alt="" width="500" height="364" /></p>
<p>(Üstadın  ve Seyyid Abdülkadir&#8217;in çektiği telgraflar üzerine Meşrutiyet hükümetine itaat eden Kürd reisler.)</p>
<p>Bediüzzaman’ın meşrutiyetin gerçekleşme tarihi olarak verdiği 100 yıllık sürenin, referandum tartışmalarının yaşandığı bu günlerde dolması bereketli bir tevafuk olarak dikkat çekicidir.<br />
Öte yandan bu ifadeleri sadece şark vilayetleri için okumak ve anlamak büyük bir yanılgıdır. Belki biraz latife ile o zaman Üstadın işaret ettiği “vahşet ayıları, cehâlet ejderhaları, husûmet kurtları” şehre inmiştir denilebilir. Ya da Kafes ayıları, Balyoz ejderhaları, Ergenekon kurtları bugün meşrutiyetin önünü kesmek istiyorlar denilebilir.<br />
Bu günlerde eyyamullah tabir edilen kader günleri yeniden başlamıştır. Ya Üstadın yüz yıllık rüyası gerçekleşecek, İttihad-ı İslamın yolu açılacak, ya da bu da “fecr-i kazipmiş” deyip umutlar başka bir bahara saklanacak</p>
<p>AHRAR FIRKASI VE İMAM BEDİÜZZAMAN</p>
<p>Üstad ile Ahrar Fırkası arasında var olduğu ileri sürülen ilişki günümüzde bazı yanlış yorumlara kapı açmaktadır. (Bu konu etraflı bir şekilde ele alınmaya muhtaçtır.)<br />
Bu fırkayı İttihatçılardan ayıran en önemli özellik “adem-i merkeziyet” projesidir. Anlaşmazlıkların temelinde yatan düşünce budur. İttihatçılar bu teşebbüsün imparatorluğu dağıtacağını ileri sürmesi, Prens Sebahattin ve ekibini ayrı bir parti kurmaya yöneltmiştir. Üstad bu konuda İttihatçılara daha yakındır.</p>
<p>Üstadı kavramaya çalışırken O’na herhangi bir siyasi partinin gömleğini giydirmek o bâlâ kıymeti anlamamak demektir. Üstad, fikir ve dava sahibi bir imamdır. Ahrarcı ya da İttihatçı olmaz! Dikkatli okunursa O’nun kastettiği Ahrarların İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti etrafındaki alimler olduğu rahat bir şekilde görülür.</p>
<p>Üstad bir asra yaklaşan mücadelesinde “fikir istikametini” her zaman korumuştur. İstibdadı kimde görmüşse tokatlamış, hürriyeti nerede bulmuşsa alkışlamıştır. Ahrarların “teşebbüsü-i şahsî” tezlerine paralel çizgide fikirler üretmiş, İttihatçıların Mason olmayan, hamiyetli kesimi ile dostluğunu korumuştur.</p>
<p>Bu çizgi Cumhuriyet döneminde aynı istikamette gelişmiştir. Tek parti (Halkçı) zihniyetinin iktidarını İslamiyet’e mutlak zarar olarak görmüş, buna karşılık halkın ekseriyetini temsil eden demokrat zihniyete destek vermiştir. Bunu yaparken iktidar olamayacakları açık olan milliyetçi ve İslamcı siyasetçilerin, halkçılar karşısında demokratları zayıflatmamalarına dikkat çekmiştir.</p>
<p>Bu düsturu çok iyi kavrayan Nur talebeleri siyasi tercihler konusunda çoğunlukla zorlanmamıştır. Ancak siyasete farklı niyetlerle giren bazı isimlerin, zamanla cellatlarına aşık oldukları görülmüştür. Zira halkın ekseriyetini temsil eden demokrat zihniyet, farklı bir isim ile ortaya çıktığında eski ağaların çadırlarını terk etmemişlerdir.<br />
Bu hareketlerini izah ederken Üstad’ın Ahrar Fırkası ile var olduğunu düşündükleri  –tamamen yanlış yorumdan kaynaklanan- ilişkiyi referans göstermekte, azınlık da olsa muhalif de olsa “biz demokratız, nitekim Üstad da bu durumdaki Ahrar Fırkasına girdi” demektedirler.</p>
<p>Üstad’ın Ahrar Fırkası ile bahsedilen tarzda bir ilişkisi olmadığı gibi, Türkiye’de demokratlar azınlık olmazlar. Ancak adı demokrat, tadı Ergenekon şubesi olan kulüpler her zaman bulunabilir. Burada bulunmak adına Üstad’ın 100 yıllık meşrutiyet müjdesine karşı çıkmak büyük bir talihsizliktir.</p>
<p>Suâl: &#8220;Şimdi fenalığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrûtiyetin âsârı hangisi, ötekisinin âsârı hangisidir?&#8221;<br />
Cevap: Ne kadar iyilik var, meşrûtiyetin ziyâsındandır; ne kadar fenalık var, ya eski istibdâdın zulmetinden, yahut meşrûtiyet nâmıyla yeni bir istibdâdın zulmündendir.</p>
<p>Ramazan Balcı-Risalehaber.com<br />
31.08.2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://fatihiraz.net/2010/08/31/bediuzzaman-referandumu-haber-vermis-miydi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

