Ezanlar okundukça Menderes anılacak
28 Mart 2010

1950 yılının 16 Haziran’ı, yakın tarihimizin kırılma anlarından biridir. Türkiye, 1932 yılından beri “Tanrı uludur, Tanrı uludur” şeklinde okunan Türkçe ezanı o gün resmen bırakıp Arapça ezana dönecektir.
Gerçi yapılan yasa değişikliğinde Türkçe ezan okumak yasaklanmış değildir, sadece Arapça ezan okunması üzerindeki yasak ve ceza kaldırılmıştır, o kadar. Ancak Türkçe okumak serbest olduğu halde 16 Haziran günü ikindi ezanından bugüne kadar Türkiye’de bir tek yerde Türkçe ezan okuyan ne duyulmuş, ne de görülmüştür. Bu da gösteriyor ki, yasaklama boşunaydı. Halkın gönlünde ‘ezan’ denilince Arapça veya Adnan Menderes’in o çok ustalıklı deyişiyle, “din dili”nde okunan ezan yatıyordu.
Demokrat Parti’nin yaptığı değişiklik, halkın gönlünde mahfuz tuttuğu o asıl ezanı minarelerin şerefelerine taşımak olmuştu. Zira o gün arefeydi, ertesi gün mübarek Ramazan ayı başlayacaktı.
Bu yüzden yasanın bir an önce çıkması için milletvekilleri üzerinde ağır bir halk baskısı vardı. Hatta milletvekilleri Meclis’in bahçesinde toplanan halk tarafından adeta kuşatılmışlardı. Toplanan halka, belki de Meclis tarihinde bir ilk defa, dışarıya hoparlör uzatılarak görüşmeler dinletilmiş, konuşmalardan canı sıkılan halk, bir an önce oylamaya geçilmesi yönünde tezahürata başlamıştı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de heyecan had safhadaydı. Yasa hakkında konuşmak isteyenler ister Cumhuriyet Halk Partili, ister Demokrat Partili olsunlar, kendi partilileri tarafından protesto(?) ediliyorlar, söz zamanı olmadığı hatırlatılarak bir an önce oylamaya geçilmesi için sıra kapaklarına vuruluyordu. Sanırım böyle ilginç bir susturma ve ‘protesto’ yöntemi de ilk ve son kez görülüyordu.
Nihayet madde ittifakla kabul edildi, ardından Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a gönderildi. Babam Rafet Armağan’ın hatırladığı kadarıyla Celal Bayar o sırada İstanbul’da bir vapur yolculuğundadır. Yasa oylanır oylanmaz Bayar’a telsizle gönderilir. Bayar da telsizle onayladığını bildirir ve yasa yürürlüğe girer.
Şimdi iş yasanın duyurulmasına gelmiştir. Aynı gün müftülüklere bildirilen Arapça ezan yasağının kalktığına dair bilginin ardından ‘ilk ezan’ beklentisi toplumda giderek yükselmeye başlar. Vakit öğleyi geçmiştir. İkindi ezanı hahişkâr bir şekilde beklenmektedir. Hazırlıklar yapılır. Yine babamın anlattığına göre, o saatlerde Urfa’da esnaf kendine göre kutlama hazırlıkları bile yapmıştır. Bayrak, süs gibi şeyler asılmıştır çarşıya. Belki de ilk kez vakit girse de bir an önce ezana kavuşsak diye sancılanmaktadır insanlar. Ezan için sancılanmaktadırlar ki, bu çok önemli bir duygudur.
Nihayet vakit girmiş, ezan beklenir olmuştur. Urfa’da o zamanlar müezzinler âmâlardan seçilirmiş. Hasan Padişah Camii’nin müezzinini -ezan şimdiki gibi aşağıdan hoparlörle okunmamaktadır henüz- minareye çıkartırlar. İlk “Allahu Ekber” sesine kulak kabartılmıştır. Pür dikkat… Beklenmektedir…
Bir, üç, beş, derken dakikalar geçer ama ezan sesi gelmez bir türlü. Müezzini görürler şerefede ya, nedense okumamaktadır. Seslenirler kendisine; cevap alamazlar. Bunun üzerine ‘Git bak bakalım’ diye bir genci gönderirler şerefeye. Genç birazdan soluk soluğa iner aşağıya. Hep birlikte merakla sorarlar: “Neden okumuyor müezzin?” Genç cevap verir: “Ağlıyor da ondan!” Âmâ müezzin ağlamaktan okuyamamaktadır.
Türkiye’nin muhtelif bölgelerinde böyle pek çok duygulu sahne yaşanmıştır o 16 Haziran günü. Bursa’da bir camide o gün ikindi ezanının tam 7 defa okunduğunu öğrendim. Halk bir türlü doyamamıştır ezan-ı Muhammedî’ye. Umumi arzu üzerine müezzinler defalarca okumuş, okumuşlardır.
Bu müthiş sahneyi en güzel anlatanlardan birisi, rahmetli Yaşar Tunagür hocadır. Tunagür hoca, o gün Sultanahmet Camii imamı bestekâr Sadettin Kaynak’ın 16 şerefeye (kendisi 14 olarak hatırlıyor) 16 güzel sesli müezzin bulup çıkarttığını ve kendisinin aşağıda beklediğini, işaret verilmesi üzerine müezzinlerin sırayla (birinin bırakıp öbürünün okumaya başlaması şeklinde) ezanı tam yarım saatte okuduklarını, camiye toplanmış olan cemaatin dışarıya çıkıp ezanı ağlaya ağlaya dinlediğini, diğer camilerden yükselen ezan sesleriyle o saat, İstanbul’un ufuklarının dalga dalga ezan-ı Muhammedi ile çalkalandığını gayet etkileyici bir üslupla şöyle anlatmaktadır:
“[Sultanahmet Camii'ndeki müezzinler] ‘Allahu Ekber, Allahu Ekber’ diye haykırınca Beyazıt, Süleymaniye, Fatih derken İstanbul bir anda ezan sesleriyle dalgalandı. Aynı makamda biri bırakıyor, öbürü başlıyor. Herkes heyecandan tir tir titriyor, pür dikkat gözü şerefelerde ezanı dinliyorlardı. Beyazıt, Sultanahmet ve Yenicami üçgeninden yükselen ‘Allahu Ekber’ sedasıyla ve bu arada etraftaki küçük cami ve mescitlerden yükselen ezan sesleri ile millet hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kimse camiye girmek istemiyordu. Yarım saat süren ezanı iliklerine kadar gözyaşları içinde duymak, yudumlamak istiyorlardı. Ezanlar bitene kadar millet avluda oturdu kaldı, adeta bir şaşkınlık içindeydiler.”
1954′te Erzurumlu bir şoförle konuşan Hürriyet Gazetesi Ankara Şefi Emin Karakuş, şu anlamlı cevabı aldığını yazmaktadır:
“Değil mi ki bu parti bize ‘Allahu Ekber’ dedirtmiş, minarelerimizde bunu bize duyurmuştur, bu bize yeter. Bunun dışında DP ne yaparsa yapsın, hiçbir değeri yoktur. Bizi dinimize kavuşturan bu parti olmuştur. Şimdi kimseden çekinmeden ‘çok şükür Müslüman’ım’ diyebiliyorum.”
Not: Ezanın Arapçaya çevrildiği gün yaşanılan ve hissedilenleri bir kitapta toplamak üzere bir süredir gönüllü gruplarla ortak bir çalışma yürütmekteyiz. Buradan bir çağrı yaparak, yakınlarından o tarihî günü hatırlayanlar varsa kayda alıp (sesli veya yazılı) göndermelerini, böylece tarihimizin bu dönüm noktasının hep hatırlanmasına yardımcı olmalarını istirham ediyorum.
Mustafa Armağan – Zaman
28.03.2010
Benzer Yazılar ...
Referanduma giderken
Eşim, ‘kalk ezan okunuyor, buralarda bir yerlerde cami olmalı’ diye bilmem kaçıncı kez şiddetle dürtüyordu beni. Ezanı duyduğunu söylediği yer, Tokyo’nun Şınagawa ilçesi, Togoşhi mahallesi idi. Oysa Tokyo’da ezan okunmasa da, varlığı...
Asil bir korku
Dünyası ikiye bölünmüş, dünyanın kendisi gibi. Durumunu bir şehrin nehirle ikiye bölünmesine benzetmişti. Ortasından nehir geçen şehirlerin iki yakası vardır. Onun da iki yakası var. İki yakasını bir araya getirmeye uğraşıyor. Onu ikiye ayıran neydi?...
Yalnızken, kimsin?
Köylere yaya gidildiği zamanlarda, adamın biri yolda yorulmuş, heybesinden çıkardığı karpuzun birini kesmiş, yemiş. Kabuklardan arta kalan kırmızı kısımlara bakıp, “Desinler ki bunu bir ağa yemiş.” deyip, kabukları bir kenara bırakmış. Sonra...
Avatar – Ebabil Kuslari
Miladi 571, Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.)’in doğum yılıdır. Tarihlere “Fil vak’ası” diye geçen hadisenin Peygamberimiz’in doğduğu yıl gerçekleştiği rivayet edilir. Yemen Kralı Ebrehe, kendi hükümranlığına rakip bir merkez...






Ezanlar okundukça Menderes anılacak « { ﻟﻬﻔﺎﻦ }
01 Mayıs 2010 00:04
[...] fatihiraz.net [...]