Cumhuriyet ve Kürtler

25 Ağustos 2009  

Bin yıla yakın bir süre ile Anadolu coğrafyasında Türkler ve Kürtler ciddi hiçbir çatışma içine girmeden kardeşçe yaşadılar. Bu kardeşliği çatışmaya çevirecek boyutta önemli sosyal hadiseler meydana gelmedi. Meydana gelen bazı ufak çaplı olaylar da o zamanlar çok canlı olan İslam Kardeşliği kalkanına çarparak büyümeden bertaraf edildi.

Bu birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının en önemli nedeni İslam’ın getirdiği ‘’müminler arasında mecburi kılınan kardeşlik ruhu’’ ile ‘’husumetin ve ırkçılığın yasaklanması’’ hükümleri idi. Bunlar birçok Kur’an ayeti ile açıkça ifade edilmiş ve sağlam bir dini geleneğin var olduğu bu topraklarda sosyal hayatın en önemli şiarları haline gelmişti.

İttihad-ı İslam idealini hayat felsefesi haline getiren Yavuz Sultan Selim Doğu seferine çıkarken aynı inancı paylaşan insanlar arasında kalıcı bir kardeşlik ve beraberliğin tesisi için büyük gayret gösterdi. Bu konunun Kürt aşiretleri arasında anlatılması ve kabulü yönünde önemli Kürt bilginlerinden olan İdris-i Bitlisi ile görüş birliğine vardı. Kürt aşiretlerinin de maksadı bu idi. İttihad-ı İslam düşüncesi her iki tarafın da benimsediği bir ideal olarak ortaya çıkınca anlaşmak hiç de zor olmadı. Yavuz Sultan Selim, bu aşiretleri kendi iç işlerinde serbest bıraktı. Bu büyük bölgesel desteği yanına alan Yavuz Sultan Selim, Safevi Sultanı Şah İsmail’e tarihinin en büyük yenilgisini yaşattı. Bu bölgede yaşayan Kürtler, kendi kimliklerini rahat bir şekilde ve hiçbir müdahaleye maruz kalmadan yaşadılar. Bugünkü anlamda federal sistem diyebileceğimiz bir yönetim modeli gerçekleştirildi. Kürt aşiretleri sefer zamanında kendi güçleri nispetinde Osmanlı Ordusuna asker gönderdiler. Vergilerini verdiler. Dışarıdan herhangi bir saldırı söz konusu olacaksa, bu bölgenin de güvenliği Osmanlı Devletinin güvencesi altında bulunmaktaydı. Yüzyıllar süren bir kardeşliğin temeli böyle sağlam bir zeminde ve karşılıklı saygı esasları içinde atıldı. Bu birliğin gerçekleştirilmesi sonucu Safeviler zayıfladı ve Doğu Anadolu bölgesinden tamamen silindiler. Orta Doğu ve İslam Âleminin Osmanlı topraklarına katılması için yapılacak seferler, bu beraberlik sağlandıktan sonra daha da kolaylaştı.

Bitlis Hanı Şereffeddin’in 1596 yılında kaleme aldığı ‘’Şerefname’’ adlı eseri Kürt tarihinde çok önemli bir yere sahiptir ve bir kilometre taşıdır. Bu tarihi eser dört bölümden meydana gelmektedir. 16. yüzyılda Kürtlerin sosyal yaşam tarzını bilimsel olarak anlatan bu eser çok önemli bir kaynak niteliğindedir. Birinci bölümde saltanat sürmüş beş tane büyük Kürt ailesi incelenmektedir. Bu aileler, Mervaniler, Hasanbeyhiler, Daynavarlar, Lorlar ve Eyyubiler’dir. İkinci bölümde sikke bastırmış ve kendi adına hutbe okutmuş aileler incelendikten sonra üçüncü bölümde ise; hanedanlar egemen olduklarında çoğrafi durumlarına göre sıralanmıştır. Bu sıralama Cizre –Dersim arası, Cizre- Kilis arası, Cizre- Hoy arası, Hakkâri’nin güneyi ve İranlı Kürtler olarak beşe bölünmüştür. Dördüncü bölümde ise Bitlis emirlerinin tarihi ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Kürtlerin yaşadığı bölgelerde feodal düzen hâkimdi. Köyler ve topraklar büyük bir çoğunlukla ağaların malıydı. Ağalar bölgelerinin hâkimi konumundaydılar. Topraklarında köylüleri çalıştırır ve belirli bir ücret verirlerdi. Bu ağalar da bölgede hâkim olan ‘’Bey’’ veya ‘’Mir’’e bağlı idiler. Normal vatandaşların bu gibi bölgelerde pek fazla bir söz hakları yoktu. Zaman zaman aşiretler arasında çatışmalar meydana gelse bile, bölgenin hakimi konumunda olan Mirler bu gibi çatışmalar kolay kolay izin vermezlerdi. Mirlerin ve Hanların öngördüğü şartlarda antlaşmalar yapılır ve birbirlerini sevmeseler de barış içinde yaşarlardı. Ağalardan sonra bölgenin bir diğer otoritesi ‘’Şeyhler’’ idi. Tarikat yapılanması ve Medreseler bölgede etkin konumda idiler. Şeyhler halkın dini ihtiyaçlarına cevap verir ve bazen de meydana gelen anlaşmazlıkları dini hükümlere göre çözerlerdi. Ağalar ve Şeyhler, genellikle bir gizli anlaşma varmış gibi birbirlerine saygı gösterirler ve birbirlerinin egemenlik alanlarına müdahale etmezlerdi. Bölgede çok sayıda bulunan Medreseler de Mirler veya Ağalar tarafından himaye edilirdi. Bazı Medreselerin bütün masraflarını bu Mirler karşılar ve buralarda yatılı olarak okuyan talebeleri himaye ederlerdi. Ağa ve Şeyhlerin dışında bazı büyük medrese hocaları da bu bölgelerde önemli bir otorite sayılırdı.

Böyle farklı otoriterlerle iç içe yaşayan bu bölgenin halkları kanaatkâr insanlardı. Dini duyguları çok kuvvetli olan bu insanlar Şeyhler ve büyük âlimlere büyük bir itaat ve saygı ile bağlıydılar. Bölgenin birçok yerinde Kadiri ve Nakşî dergâhları mevcuttu.

Kürtlerin yaşadığı bölgeler, ayrıca etnik yapı ve dini inançlar yönünden de çok karışık bir görüntü arz ediyordu. Bazı bölgelerde yoğun bir şekilde Ermeni, Süryani, Yahudi, Arap ve Yezidi nüfusu bulunmaktaydı. Bu insanlar da Kürtlerle yüzyıllar boyunca hiç çatışma içinde olmadan yaşadılar. Hatta bu bölgelerde çok iyi komşuluk ilişkilerinin de geliştirildiği söylenebilir. Cami, Kilise ve Havralar çok rahat bir şekilde ve hiçbir kaygı içinde olmadan kendi mensuplarına hizmet veriyorlardı. Gayr-ı Müslimler genellikle sanat ve ticaretle uğraşır ve Müslüman komşuları ile karşılıklı güvene dayalı bir alışveriş gerçekleştirirlerdi. Ermeni tehcirinin yaşandığı yıllarda çok sayıda Ermeni aile, yollardaki tehlikelerden çocuklarını sakındırmak için, güvendikleri Müslüman ailelere çocuklarını teslim etmişler ve bunlar bu ailelerin yanında Müslüman olarak büyümüşlerdir.

1639 yılında Osmanlı Devleti ile İran Safevi Hükümdarlığı arasında Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma ile Kürt bölgesinin büyük bir kısmı Osmanlı Devletinde kalmak üzere bir kısmı Safevilere bırakıldı. Bu bölünme durumunu, bazı Kürt aşiretlerinde hoşnutsuzluk meydana getirmişse de çok büyük olaylar meydana gelmedi.

Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi arasında bu mutabakatın sağlanması ve buna hemen hemen bütün Kürt aşiretlerinin katılmasından sonra yaklaşık üç yüz elli yılı aşkın bir süre ile bu topraklarda tam bir birlik ve beraberlik rüzgârları esti. 19. yüzyılın başlarından itibaren bütün Osmanlı topraklarında misyonerlik faaliyetlerinin arttığı ve ırkçılık fikriyatının neşv-ü nema bulması için büyük gayretlerin gösterildiği bir döneme girilmiştir. Osmanlı İmparatorluğunu bölüp parçalamak için en iyi yolun bu olduğunu düşünen Avrupa zalimleri bu maksatla hummalı ve sistematik bir çalışma içine girdiler. Açılan misyoner okullarının bu faaliyetlerin merkez üssü olduğu görülmektedir. Bu okullar bir yandan bölgenin Hıristiyanlaştırılması için çok yoğun bir şekilde faaliyetlerde bulunurken, diğer yandan da Osmanlı Devleti’ni zor durumda bırakmak için ırkçılık tohumları ekmekten ve bu amaçla propaganda yapmaktan geri durmuyorlardı. Bu menfi fikir ve cereyanlara karşı yeterli oranda aydınlanma ve eğitim faaliyetlerinde bulunulmadığı için bu menfi düşünceler ve ırkçılık fikrinin, dini duyguların çok kuvvetli olmadığı kesimlerde makes bulduğu gözlenmektedir.

Bu dönemlerde başlayan isyan ve kıpırdanmaların en önemli sebeplerinden birisi de, Osmanlı Devletinin zayıflaması, uğradığı mağlubiyetler ve kendini tam anlamıyla yenileyememesi sonucu, rakipleri karşısında zayıf konuma düşmesidir. Dışarıda zayıflayan ve cephelerden mağlubiyetlerle dönen bir ordunun ve devletin, içeride de elinin zayıflayacağı ve bazı iştahları kabartacağı inkâr edilemez. Avrupa’da ve Balkanlarda giderek gerileyen ve devamlı toprak kaybeden Osmanlı devleti’nin düşmanları boş durmamış ve dâhili ihtilaflarla daha da zayıf duruma düşürmek için yoğun gayret göstermişlerdir.

Osmanlı Devleti, düştüğü bu hazin durumdan kurtulmak için bazı teşebbüslerde bulundu. Önce 1808 yılında Sened-i İttifak kabul edildi. Ardından Tanzimat Fermanı ve daha sonra Islahat Fermanı kabul edildi. Ardı ardına kabul edilen bu iki ferman ile Osmanlı Devleti’nde kötü gidişe dur demek için bazı çalışmalar yapılmak istenmiş, Anayasal düzene geçişin başlangıcı olarak kabul edilen bu fermanlar istenilen etkiyi yapmamış ve kötü gidişe dur diyememiştir. Bazı Osmanlı aydınlarının gayretleri sonucu 1876 yılında II. Abdülhamit tarafından Meşrutiyet ilan edilmiş, hazırlanan Anayasa kabul edilmiş ve Meclis-i Mebusan toplanarak bir çıkış yolu arama gayretlerine devam edilmiştir. Bu dönemde 93 harbi olarak da anılan 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşında alınan büyük mağlubiyet bütün dengeleri değiştirmiş, Meclis’te ülkenin bölünmesi yönünde talepler seslendirilince, öteden beri ülkenin böyle bir ortama hazır olmadığını düşünen Sultan Abdülhamit, yeniden bütün ipleri eline almış, anayasayı rafa kaldırmış ve Meclis-i Mebusan’ı dağıtmıştır. Osmanlı Devlet’inde 30 yıl kadar sürecek bu dönem ‘’İstibdat Dönemi’’ olarak adlandırılmış, bir nevi baskı ve susturma politikası ile meseleler bastırılmış, ancak sorunlar giderek büyümüş ve patlama noktasına gelmiştir.

Sosyal Etüdler Derneği tarafından hazırlanan “Kürt Sorununun Dünü, Bugünü, Yarını” konulu raporun tamamına erişmek için tıklayınız…


Etiketler: ,, , ,
index

Benzer Yazılar ...

Madde Nedir?

Madde asıl değil ki, vücu.t ona musahhar kalsın ve tâbi olsun. Belki, madde, bir mânâ ile kaimdir. İşte o mânâ hayattır, ruhtur. Hem, bilmüşahede, madde mahdum değil ki, herşey ona ircâ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat... 

Mevlana’nın başına gelenler ışığında…

Bu topraklar’dan söz açan bir insanın, ya ilk, ya ikinci, yahut üçüncü cümlede sözü birkaç isme getireceğini ezbere biliriz. Biliriz, çünkü sittin senedir bıkkınlığa yol açan bir sıklıkla duymuşuzdur bunu. ‘Bu topraklar’ der demez, Mevlânâ’yı... 

Duruşu Yeter

 Devamını okumak için tıklayınız ...

Said Nursi’nin el yazısındaki 29 Ekim notu

Bir Cumhuriyet Bayramı esnasında Bediüzzaman Said Nursi ve talebeleri Afyon hapishanesinde tutuluyorlardı. Her zamanki gibi gizli cemiyetler kurmak gibi uyduruk bir suçlamayla yargılanıyorlardı. Bediüzzaman, çok kötü şartlara sahip hapishanenin camları kırık... 

Yorumlar

"Cumhuriyet ve Kürtler" için 1 yorum

  1. hayatgunesi
    08 Eylül 2009 17:34 

    teşekkürler. bu zamanın en büyük sorunu ortada zaaf-ı -diyanettir

    bu aslında yüzyılın vebası hükmündedir bence müslümanlar cahilleşmiş ve dinden kopmuş ve toplum düzeni bu sebeble çatırdamakta