Altının kıymetini sarraf, gerçek yoksulun kıymetini Abdullah bilir!

23 Ağustos 2009  

Peygamber şehri Medine’de sıcaklar şiddetini iyice artırmıştı. Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah bahçesinde çalışıyordu. Öğle vakti geldiğinde yemek molası verdi. Bu sırada gözleri bahçe duvarının ötesinden geçen koyunlara takıldı. Sürünün başındaki çobanın perişan hali Abdullah’ın dikkatini çekti. Çobana şöyle seslendi:

Ey Allah’ın kulu, dedi, gel bir lokma yemek ye, bir yudum su iç de öyle devam et koyunların arkasından! Çoban, elini ağzına götürüp dudaklarını kapatarak birtakım işaretler yaptı ise de Abdullah bir şey anlamayınca, uzaktan cevap vermek zorunda kaldı:

Efendi dedi, kusuruma bakma, ben yemek de yiyemem su da içemem. Çünkü oruçluyum. Abdullah şaşırmıştı. Çölde bu sıcakta, bu uzun günde sürü arkasında oruçlu çoban!

Oruçlu isen seninle daha iyi anlaşırız, dedi, hemen bir koyun ver bana, burada güzel bir hazırlık yapayım. Akşama birlikte bir et ziyafeti çekeriz kendimize. Çoban gülümsedi.

Koyunlar benim değil ki, dedi. Ben emanetçi bir çobanım!

Çobanın büyük tercihi

Bu defa Abdullah daha da üsteledi:

Daha iyi ya, dedi. Koyun sahibine birini kurt kaptı dersin olur biter.

Nereden bilecek birini benim aldığımı?

Çoban bu defa hayretle çıkıştı:

O nasıl söz öyle efendi, dedi.

Mal sahibi bilmezse Allah da mı bilmez?

Hem bunlar bana emanet. Emanete ihanet emektense açlıktan, susuzluktan ölmeyi tercih ederim! Abdullah’ın dikkati büsbütün çobana kilitlendi. Yemeğini bırakıp çobanın yanına gelip arkadaş oldu. Birlikte koyunların arkasında güneş batıncaya kadar dolaştılar. Akşam koyunlar bir çadırın önünde durdu. İçeriden çıkan bir yaşlı adam koyunları şöyle bir gözden geçirdikten sonra çobanın yanına gelip, “Hayvanları iyi otlatmışsın, karınları davul gibi şişmiş.” diyerek iltifat etti. Belli ki bu adam sürünün sahibiydi. Oruçlu adam da bunun yoksul çobanıydı. Aslında sürü sahibi olmaya layık bir çobandı. Abdullah yaklaşıp sürü sahibine hemen teklifini yaptı:

Koyunları bana satar mısın? Adam şaşırmıştı. Biraz düşündü. Sonra toparlanarak cevap verdi:

Değerini verirsen satarım. Neden satmayayım?

Pazarlık uzun sürmedi. Abdullah koyunları tümüyle sürü sahibinden satın aldı. Artık malın sahibi Abdullah olmuştu.

Abdullah’ın sürpriz teklifi

Olanlardan bir şey anlamayan çoban, sürü sahibinin değişmesiyle işinden olacağını da düşünüyordu. Belki de yeni sahibi kendisini çoban olarak kabul etmez, işinden de olabilirdi. En kötüsü de buydu zaten. İşsiz kalmak. Az ötedeki çadırda yaşayan aile ve çocuklarına ekmek götürememek… Ama iş hiç de öyle gelişmedi. Artık koyunların yeni sahibi olarak çobana dönen Abdullah’ın sürpriz teklifi aynen şöyle oldu:

Senin gibi samimi bir insanın layığı, başkasının koyunlarının arkasında çobanlık etmek değildir. Belki kendi koyunlarının peşinde mal sahibi olarak dolaşmaktır. Sözlerini şöyle tamamladı:

Şu andan itibaren sen bu koyunların çobanı değil sahibisin. Haydi kendi malınla kendi çadırının önüne yürü. Aile ve çocuklarınla mal sahibi olarak birlikte iftarını yap!.. Sevinçten şaşıran çoban kendi koyunlarıyla kendi çadırına, Abdullah da kendi mutluluğuyla kendi bahçesine döndü. Bundan sonra dillerden düşmeyen söz hep aynı oldu: – Altının kıymetini sarraf, gerçek yoksulun kıymetini Abdullah bilir! Günümüzde de böylesi zenginler elbette yok değil. Rabbimiz, içinde pek çok hikmet barındıran bu hadiseden bize dersler çıkarmayı nasip eylesin ve fakirleri gözetip onların ihtiyaçlarını gideren zenginlerden ebeden razı olsun.


Etiketler: ,, , , ,
index

Benzer Yazılar ...

Gençliğin Sırrı

Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış. Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış. “Bu gençliğin sırrı nedir” diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça... 

insanoğlu

İnsanoğlu, çocukluktan sıkılır, büyümek için acele eder, sonrada çocukluğunu özler. Önce para kazanmak için sağlığını verir, sonra da kaybettiği sağlığına kavuşabilmek için parasını… Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar, sonra ölür de hiç yaşamamış... 

Aşık Çoban

Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini: -Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası... 

Bu ders bize yeter..

Bir gün Efendiler Efendisi Aişe Validemiz’in yanına girmiş ve elinde gümüşten yüzükler görmüştü. Hemen: -Bunlar da ne ey Aişe, diye sordu. Gördüklerinden hoşlanmadığı, daha sorusundan belliydi. Cevap vermemek olmazdı ve: -Onları senin için süsleneyim... 

Yorumlar