Faiz ve kâr karşılaştırması
17 Haziran 2008

Faiz; üretim sürecinin başında, üretim sürecinden bağımsız olarak tek başına sermaye için öngörülen sâbit ve hayalî bir gelirdir. Faiz, ortada gerçekleşmiş herhangi bir hâsılat olmadan, doğmuş gibi düşünülen veya doğacağı farz edilen hayalî bir gelirin sermaye adına tahsis edilmesidir.
Faiz, sermayeye oranlanan bir gelirdir. Bu, sermayenin, belli bir müddet sonra kayıtsız ve şartsız belirlenen miktar kadar gelir getireceğine karar vermektir. Bu karar ne derece sağlıklıdır? Tek başına sermaye gelir getirmeye muktedir ise, acaba kasada veya yastık altında bekleyen bir nakdî sermaye neden gelir getirmez? Eğer sermaye tek başına üretken değilse ve ona emeğin/teşebbüsün eşlik etmesi gerekiyorsa, böyle bir eşleşmede neden sermayenin payı önceden belirlenirken emeğin payı belirlenmez ve onun payı hep askıda bırakılır? Neden bütün riskler hep teşebbüse/emeğe yüklenir? Hâlbuki gerçek üretken olan üretim faktörü hazır ve dinamik olan taze emektir; ‘birikmiş’ ve ‘donuk emek’ demek olan sermaye değildir.
Faizin en önemli ekonomik sonuçlarından birisi gelir dağılım dengesini bozması ve onu tesadüflere bırakmasıdır. Toplumu biri sermaye sahibi diğeri faizli kredi kullanan müteşebbis olmak üzere iki kişiden oluşmuş farz edelim. Faiz oranı % 10 olarak belirlenen bu toplumda yıl sonu gerçekleşen milli gelir büyüme oranı % 5′de kalırsa bu toplumda gelir dağılım dengesi sermaye lehine ve emek/teşebbüs aleyhine % 5 oranında bozulmuş demektir. Çünkü milli gelirden sermaye %10 alırken, emek/teşebbüs faktörü %5 almış olacaktır. Bu paylaşımda sermayenin ve emek/teşebbüsün fiyatları arz ve talep şartlarına göre değil, miyop (uzağı/geleceği görememe) hastalığına sahip olduğu halde insanların sermayeye %10 pay biçmelerinden kaynaklanmıştır.
Diyelim ki faiz oranı % 5 olarak belirlendi ve büyüme oranı % 10 olarak gerçekleşti. Bu durumda da gelir dağılım dengesi sermaye aleyhine bozulmuş demektir. Gelirin doğup doğmayacağını, doğacaksa bile ne kadar olacağını önceden kestirmek hiçbir zaman mümkün olmadığından, önceden belirlenmiş bir faiz haddi sonuçta mutlaka iki taraftan birini haksızlığa uğratır.
Şu halde faiz, her defasında farklı sonuç veren, onu alan veya ödeyen adına bazan eksik bazan fazla tartan, bozuk bir terazi gibidir.
Faiz, gelecekte ne olacağını bilmeden hayalî ve doğmamış bir gelirin paylaşımı anlamına geldiğinden bu hayalî gelir paylaşımı üretim sürecinin sonunda gerçeklerle yüz yüze gelindiğinde iki taraftan birini hayal kırıklığına uğratacak ve gelir dağılımında beklenmeyen sonuçlarla karşılaşılacaktır.
Faiz, sermayeye üretim sürecinden bağımsız olarak tahsis edildiğinden, onun kullanıldığı işin zarar etmesi halinde de ödenir. Mesela, yukarıdaki örneğe dönecek olursak, diyelim ki milli gelir 100 liradan ibaret ve bu 100 lira bir işte kullanılmak üzere %10 faizle kredi olarak kullanılsın. Bu işte verimin %10′dan az olduğu her durumda emek/teşebbüs iflas ettiği gibi, sermayeden de zarar edildiği yani 100 liranın diyelim 90 liraya düştüğü durumda da sermaye sahibine dönem sonunda 110 lira ödenecektir. Emek/teşebbüs sahiplerinin iflasa sürüklendiği, milli gelirin düştüğü bu durumda bile sermaye sahipleri büyümeye devam eder. Bu büyümenin, bedendeki genel küçülmeye ve zayıflamaya karşılık organlardan birinin kontrolsüz büyümesinden, başka bir ifadeyle sonu ölüm olan kanser hastalığından bir farkı var mıdır?
Diğer taraftan 110 lira borç, sermaye sahiplerine muhakkak ödeneceğinden milli gelirin düştüğü bu durumda bu borcu ödemenin dış borç almaktan başka bir yolu yoktur. Milli gelir bazında emek/teşebbüs tarafında arzın düştüğü (90 lira), sermaye tarafında talebin 110 liraya çıktığı bu durumda ortaya çıkan diğer önemli sonuç da talep enflasyonudur. Türkiye’de milli gelirinin düştüğü kriz zamanlarında iç ve dış borç yükünün sürekli artması işte bundandır.
Kâra gelince; o, üretim sürecinin sonunda elde edilen net hâsılattır. Kâr, kapitalist sistemde olduğu gibi, net hâsılattan müteşebbisin/emeğin aldığı pay olduğu gibi, aynı zamanda o işte kullanılmış olan sermayenin de payıdır.
Kâr, sermayeye, onun kullanıldığı üretim sürecinin sonunda ve doğmuş, gerçekleşmiş olan net hâsılattan verilen bir paydır. Faiz, sermayeye oranlanırken, kâr doğmuş olan net hâsılata oranlanır.
Nakdî sermayeye verilecek kâr oranı, doğmuş olan hâsılatın belli bir yüzdesi olarak belirlendikten sonra, bu kâr daha sonra sermayeye oranlandığında sermaye getiri haddini gösterir. Bu haddin piyasa cari faiz haddine eşit veya yakın olması, bu kârın faizle aynı olması anlamına gelmez. İşte buradaki kâr haddi, mevcud piyasa şartlarında faizin gördüğü tüm fonksiyonları görür. Örneğin, her hangi bir yatırımda sermaye sahipleri alacakları kâr oranını, yani sermayelerinin fiyatını buna göre belirleyebilirler.
Şu halde faizsiz bir ekonomi, sermayenin fiyatının sıfır olduğu bir ekonomi demek değildir. Faizsiz ekonomide sermayenin fiyatı, geçmiş dönemde sermayenin gerçekleşmiş net hâsılattan aldığı payın sermayeye oranlanması ile belirleneceğinden, bu fiyat faizdeki gibi hayalî değil, gerçek bir fiyat olacaktır.
Net hâsılata oranlamış bir gelir olan kârın oranı tarafların karşılıklı rızası ile; başka bir ifadeyle, arz ve talep şartlarına göre belirlenir. Meselâ, kârın (net hâsıla) % 50’si sermaye sahibine % 50’si müteşebbise şeklinde olabileceği gibi; sermaye arzının düşük, talebinin yüksek olduğu durumlarda bu oranlar %60 sermaye sahibine %40 müteşebbise şeklinde de belirlenebilir. Şu halde faizsiz sistemde kâr sistemi, faizin gördüğü bütün fonksiyonları, onun sebep olduğu olumsuzlukların hiç birine yol açmadan gördüğü gibi, piyasa sisteminin ruhuna faizden daha uygundur.
Kâr sistemi, bir iş akdinde sermaye ve emeklerini birleştiren kişilerde dürüstlük, doğruluk, güvenilirlik ve profesyonellik gibi evrensel insanî ve ahlâkî değerler gerektirir. Bu değerlerin olmadığı yerde kâr sistemi yaşayamaz ve orada faiz bütün acımasızlığı ve olumsuz sonuçları ile hüküm sürmeye başlar. Başka bir ifadeyle; faiz, olgunlaşamamış toplumların mahkûm olduğu geri bir sistemi temsil eder. Faiz, işte bu durumlarda kârın göremediği fonksiyonları görür.
Bunu bir örnekle açıklayalım: Çin asıllı Chun Gou Ma adında Müslüman bir öğrencim, atalarının Türklerden daha önce Müslüman olduğunu ve İslam’ı son asırlara gelinceye kadar rahatça yaşadıklarını söylüyor. Anlattığına göre, dedesi koyunlarını işine güvendikleri bir çobana teslim eder ve dönem sonunda yeni doğan kuzuları aralarında yarı yarıya (%50 mal sahibine %50 çobana) paylaşırlarmış. Elde edilen hâsılat böylece dengeli bir şekilde paylaştırılırmış. Bu sistem asırlar boyu bu şekilde uygulanmış. Ancak zamanla çobanlar mal sahibinin iyi niyetini kötüye kullanarak koyunların fazla kuzulamadığı veya telef oldukları gibi gerekçelerle çok az sayıda kuzu vermeye başlamışlar. Çobanların dürüstlük, doğruluk, güvenilirlik gibi meziyetleri kaybetmesi üzerine mal sahipleri ister istemez çobanlardan sayısı önceden belirlenen miktarda kuzu (meselâ 100 koyuna 50 koyun) talep etmek zorunda kalmışlar. Böylece bozulan ahlak, faiz sistemini egemen kılmış.
İslâmî açıdan kâr, üretimde kullanılan nakdî sermayenin bu üretimden elde ettiği ve sermayenin miktarından bağımsız olarak, net hâsılaya oranlanan bir gelirdir. Aynı zamanda kâr, müteşebbisin toplam gelirin toplam gideri aşması ile elde ettiği ve onun emek/teşebbüsünün karşılığı olan bir gelirdir. Kârın bu ikinci tanımında İslâm ile kârı çoğunlukla bu şekilde tanımlayan kapitalizm hemfikirdir.
Nakdî sermayenin getirisine İslâmî bakış ile kapitalist bakış arasındaki fark şudur: İslâm nakdî sermayenin getirisini doğrudan üretimle ilişkilendir ve onu net hâsılaya oranlar. Sermaye ve teşebbüs erbabı doğan sonucu (pozitif veya negatif) aralarında önceden belirledikleri oran üzerinden paylaşırlar. Aralarında kader birliği vardır ve kazanırken de kaybederken de beraberdirler. Kapitalizm ise sermayenin getirisi (faiz) ile üretim arasındaki ilişkiyi keser ve onu doğrudan sermayeye oranlar. Net hâsıla beklenenden az olduğunda emek/teşebbüs erbabı zararda; beklenenin üstünde bir net hâsılada ise sermaye erbabı zarardadır. Bu yüzden sermaye grupları ile üretken gruplar arasında bağ yoktur; birbirlerine yabancılaşmışlardır. Birinin gülmesi diğerinin ağlamasına bağlıdır. İkisinin de ortak kaderi yaşaması söz konusu değildir.
Para bir mal mıdır? Faiz temeline oturtulan kapitalist sistemde para bir mal gibi görülür ve ona değer biçilir. Dolayısıyla onun bugünkü ve yarınki değeri değişir. Faiz, paradaki zamana bağlı bu değer değişiminin geçmişteki verilerden yola çıkarak gelecek adına tahmini bir ölçüsüdür. Şu halde kapitalist sistemde mal ve hizmetlerin değişmez bir değer ölçüsü yoktur; paranın da ayrı bir mal gibi görülmesiyle, takas ekonomisinde olduğu gibi, para, mala ve hizmetler birbiriyle karşılaştırılır durur. Kâr esaslı ekonomide ise para sadece bir değer ölçüsüdür; ona değer biçilmez, tersine mal ve hizmetlerin bugünkü ve/ya yarınki değeri onunla ölçülür.
Faiz ile kâr benzerliği.Faiz ile kâr, nakdî sermayenin getirisi olmaları yönüyle birbirine benzer. Ancak faiz, bugünkü ve gelecekte beklenen ekonomik koşullara göre sermayenin yarınki getirisini tahmin etme esasına dayanır ve bu tahmin hemen her zaman yanlış çıktığı için onu ödeyen veya alandan birini mutlaka zarara uğratır. Sonra bozuk ve sakat doğan bu kriter (ki buna sermaye getiri haddi veya iskonto oranı denir), aynı şekilde bugünkü ve beklenen ekonomik koşullara göre yeniden tahmin edilerek uygulanır ve yine değişik oranlardaki sapmalarla iki taraftan birini öbürü aleyhine incitmekten geri kalmaksızın yoluna devam eder. Yani faiz, bir iskonto oranıdır ama hiçbir zaman hak ve adalet dengesini kuramayan bozuk, hayalî, ayağı hiç yere basmayan bir ölçü birimi gibidir. Dolayısıyla onun objektif bir piyasa fiyatı olduğunu iddia etmek doğru değildir.
Kâr ise, nakdî sermayenin katkıda bulunduğu doğmuş-gerçekleşmiş net hâsılanın bir oranı olduğu için sermayenin gerçek bir getiri oranı olarak sağlıklı bir ölçü olarak doğar. Bireysel olarak gerçekleşen bu kâr oranları sonra ilgili sektörde ortalama bazda piyasa kâr oranını oluşturur. İşte bu gerçek, sağlam ve sağlıklı kâr hadleri, nakdî sermayenin gelecekteki getirisinin yani kâr oranının belirlenmesinde yardımcı olur. Evet, bu noktada kâr haddi faizinin fonksiyonunu görerek ona ihtiyaç kalmamasını sağlar ve faizsiz ekonominin olabileceğini, fiilen de olduğunu kanıtlar.
Diğer taraftan, burada kâr haddi, faiz haddi gibi fonksiyon gördüğünden onun yanlışlıkla faize benzetilmesine sebep olur. Oysa kâr haddi faizden ayrılır ve nakdî sermayenin gelecekteki getirisini ya doğacak net hâsılaya bağlar ya da onu bir varlığa (asset) endeksleyerek o varlıktaki değer artışından payını alır. Yani kâr, faizdeki gibi, paranın zaman değeri (time value of money) olarak hayalî bir şekilde belirlenmez; fakat bağlandığı varlığın değerindeki değişmeden payını alır. Bu değer değişimi çoğunlukla peşin mala uygulanan vadeli fiyatın daha yüksek olmasından kaynaklanır. Vadeli fiyatın yüksek olmasının ise makul birçok sebebi vardır. Başka bir ifadeyle, bugünkü 100 lirayı yarınki 110 lira ile değişmek hiçbir şekilde makul ve haklı değil iken, bugünkü değeri 100 lira olan bir mal vadeli fiyatla 110 liraya satılabilir. Burada değeri değişen maldır. 100 liranın 110 liraya satılması ise bugünkü 1 metrenin yarınki 110 cm ile değişmesi kadar anlamsız ve haksız bir uygulamadır.
Faiz ile kârın birbirine en fazla yaklaştığı bu durumda da her iki getiri türü birbirinden ayrılır. Şöyle ki: 100 liranın 110 liraya vadeli satılması halinde bir ölçü birimi diğeri karşılığında anlamsız bir şekilde farklı bir miktarda değiştirilmiş olur ki, bu, bugünkü 1 metrenin yarınki 110 cm ile değiştirilmesinden farklı değildir. Oysa bugünkü değeri 100 lira olan bir mal satıcı ile alıcı arasındaki bir pazarlık sonucu vadeli 110 liraya satıldığında burada değeri değişen ve ölçülen şey maldır. Malın değeri ise her koşulda ve durumda değişebilir. Bir ölçü birimi olan paranın ise bir mala endekslenmeden değerinin bugünden yarına bir lastik gibi değişmesi onun para fonksiyonuna aykırıdır.
Faizsiz bir ekonomide sermayenin fırsat maliyeti, gerçekleşmiş kâr haddi ile gelecekte beklenen ekonomik koşullara göre belirlenen beklenen kâr oranıdır. Görüldüğü gibi, faizsiz ekonomi sermayenin fiyatının -veya fırsat maliyetinin- sıfır olduğu bir ekonomi değildir. Beklenen kâr oranı, ortaklığa dayalı üretim faaliyetlerinde net hâsılanın bir oranı, vadeli satışlarda da vade farkıdır. Vade farkı ise sermayenin bir oranı değil, malın vadeli satışından kaynaklanan fiyat farkıdır. Burada değeri değişen nakdî sermaye değil, onun endekslendiği maldır. Malın vadeli satışından kaynaklanan fiyat farkı mala bağlanan nakdî sermayenin getirisi yani kârı olur.
Faiz mekanizmasının en önemli çıkmazı şuradadır: Hayatın sürprizlerle dolu olması sebebiyle insanoğlu gelecekle ilgili hiç bir konuda kesin konuşamaz ve daima esneklik ve olasılık çerçevesinde değerlendirmeler yaparken, bunun tek istisnası sermayeye işletilen kesin ve sabit bir gelir olan faiz mekanizmasıdır.
Prof.Dr. Ismail OZSOY
Professor of Economics
Department of Economics
FATIH UNIVERSITY
34500 ISTANBUL, TURKEY


Yorumlar