Gençlerin Yetişmesinde Risale-i Nur Yaklaşımı: Türk Deneyimi

26 Mayıs 2008  

 

Harun Pirim
Mississippi State University
Industrial and Systems Engineering
Doktora Öğrencisi

“Sonra o gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz!” Tekasür-8

1. Giriş

Gençlik, mevsimlerden yaza, gün içindeki vakitlerden öğle vaktine benzemektedir. Gençlik, insanların ekserisinin uğradığı bir mevsim ya da vakittir. İnsanın fiziksel ve zihinsel veriminin en yüksek olduğu bu dönemde insanın kimliği ve hayata bakış açısı şekillenmekte ve olgunlaşmaktadır. İnsanın bir bütün olarak hayatı incelendiğinde yaşadığı sıkıntıların kaynağının ekseriyetle gençliğinde yaptığı hatalardan ileri geldiği görülmektedir.

İstikbal geçmişte ekilen tohumların tarlası ve geçmişte yaşanan hallerin aynasıdır. Bu anlamda gençliğin problemleri geçmişte yaşadığı olaylar ve içinde bulunduğu ilişkiler ile bire bir ilintilidir. İçinde yaşıyor olduğumuz zamanlar; dünya savaşları, toplu katliamlar, faşizm ve komunizm gibi gelir geçer vukuat ve felsefelerin iz bıraktığı, pişmanlık uyandırdığı, bu anlamda yeni nesillerin eskilere hayret ettiği zamanlardır. Hal böyle olmakla birlikte, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi zıtların çarpıştığı bir dünyada batıl felsefeler ve bu felsefelerden beslenen aktivistlerin çirkin icraatları farklı şekillerde, kılıflarda devam edecektir. Gençliğin de bu felsefelerden birine meyletmesi, fıtraten mükerrem yaratılan insanın hakkı arar iken batıla temas edip o batıla yapışması gibi mümkündür. Nitekim günümüz gençlerine doğrudan ya da dolaylı olarak teklif edilen kapitalizm, nihilizm, pozitivizm gibi izmler medya, basın-yayın ve çeşitli kurumlar yoluyla dikte edilmektedir. Kısacasi genç olarak bir insan kendi hayat paradigmasını geliştirmekte yalnız kalamamaktadır. Tam bu noktada da şahsiyeti ötekileşmekte ve başkalarının tercihini seçmiş olmanın zaafiyetiyle fikri olgunluğa ulaşamamaktadır. Ötekileşme ve fikri hamlık, akıldan ziyade hislerin hakim olmaya müsait olduğu gençlik zemininde zararlı otların büyümesine sebep olmaktadır. Toplum hayatının üçte birini ve en kuvvetli medarı olan gençlerin, farkında olmaksızın giriftar oldukları ideolojik zehirlenmeler, toplumsal felaketin habercileri konumuna gelebilmektedir. Vahiyle ilişkisi koparılmış bilgi ve felsefeler gençleri zehirli bal üreten mekanizmalara yönlendirirken, Risale-i Nur gibi vahiyden beslenmiş rehberler insanın tam tarifini akla, fikre, vicdana tasdik ettirdiği için gençlere de hakiki gençliklerinin mahiyetini bildirmiş ve dos-doğru gençliği yaşamanın pratik önermelerini ifade etmişlerdir. Diğer bir ifade ile gençlerin özel ve özgün sıkıntılarına Kur’ani çözümler sunmuşlardır.

Bu bildiride, gençlerin günümüz dünyasında yollarını şaşırıp tökezlemesine karşılık, istimaketli okşamalarda bulunan Risale-i Nur külliyatı eczanesinden bir kutu ilaç sunulacaktır. Gençlerin giriftar olduğu problemlerin bazılarına kısa işaretlerle deyinilip bu problemlerin çözümleri irdelenecektir. Bildirinin ikinci kısmında insanın gençlik dönemi, yaratılış okuması yoluyla irdelenecektir. Üçüncü kısımda ise gençlerin ve yetişkinlerin gençlik algıları tartışılacaktır. Dördüncü kısım, içinde yaşadığımız zaman diliminde gençlerin hayatı anlamlandırmalarının ontolojik inşa süreci olarak risale okumalarını ele alacaktır. Beşinci kısım ihtiyarlar risalesinin gençlere söylediklerini irdeleyecektir. Altıncı kısım ise sonuç yerine Risale-i Nur Külliyatından zamanın gençliğine yol göstermek bakımından göz kırpan vecizelerin, bildirinin genel akışı paralelinde şerhi niteliğinde olacaktır.

2. Bir Yaratılış Okuması Olarak Gençlik

İnsanı tarif eden en kapsamlı sıfatlardan birisi ‘yolcu’dur. İnsanın bir yerden gelmiş olduğu ve bir yerlere gidiyor olduğu aşikârdır. Bu yüzdendir ki birçok düşünürün de bizatihi izini sürdüğü en büyük ve en gerçekçi sorular “Necisin? Nerden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” sorularıdır. Bir düşünürün de ifade ettiği gibi gerçek soru, sorulması zorunlu olup, cevabı bulunmak zorunda olan sorudur. Gençlik, gerçek soruların peşinde koşup, izini sürüp yaratılış esprisini yakalamak için verilmiş en kıymetli nimetlerin başında gelir. İşaratü’l İ’caz tefsirinde ifade edilen “Evet, beni adem, büyük bir kervan ve azim bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücut ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kainatın nazar-ı dikkatini celb etti. “Şu garip ve acip mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükumeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı” , Voltaire’nin de “Kimsin? Nereden geliyorsun? Ne olacaksın? Bu, kâinatın bütün varlıklarına sormamız gereken bir sorudur” cümlelerine muhatap olunacak en müsait zemin, şuura açılan kapı olan gençliktir. İnsanın yolculuğu “âlem-i ervâhtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebedü’l-âbâd tarafına bir yolculuktur” . İnsanoğlu adeta ergenlik çağına kadar gözlemci konumunda yaşar iken, gençlikle birlikte tercihlerinin dünya-ahiret bir izdüşümü olduğu şuurlu bir gözlemci konumuna yükselir. Maddenin manaya işaret ediyor, hizmet ediyor gerçeğinden anlayabiliriz ki gençlerde görünen fiziki dinamizm onların manevi hareketliliğine ve manevi yetkinliklerine işaret eder. Bu manevi yekinligin kaynagi akıl duygusunun, öfke duygusunun ve arzu (şehvet) duyusunun açılmış olmaları hasebiyledir. Gençlerin akıl duygusu, hikmet denge noktalı salınımlarda bir gabavete yanaşır bir de cerbezeye. Öfke duygusu, merkezde kudsi kahramanlık olmak üzere bir korkalığa yanaşır bir de tehevvüre, arzu duyusu ise iffet merkezde olmak üzere bir humuda bir de fücura salınır. Gençlerin bütün taşkınlıkları bu üç duygunun merkez ya da dengeden sapmaları oranında ortaya çıkar. Bu duyguların her mertebesinin kullanıma en müsait olduğu zaman gençlik zamanıdır. Gençlik döneminde her duygunun istikametini tutturmak cüzi iradenin veriliş gayelerinden birisidir. Bu yüzdendir ki Risale-i Nur Müellifi, gençliğin vazifey-i diniyesini bilip, su-i istimal etmeyenler için kıytmettar, zevkli bir ilahi nimet olduğunu bildirmiş ve istikamet, iffet, takva birlikte olmaz ise gençliğin çok tehlikeleri olduğunu vurgulamıştır. Akıl ile kalbin birleşmesiyle talebenin himmetinin pervaz etmesi, insanın nefis, kalp, ruh dairelerinin olması ve bu dairelerinin hızlarının farklı farklı olmasının gençlere söylediği çok hakikatler vardır. Yine bu manevi dinamikler zenginliği yönüyledir ki Zühre risalesinde Said Nursi “Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma.” demiştir. Bu anlamda evlilik müessesesi bile cemal ve celalin buluşması ile iki tarafın duygularının dengelendiği bir buluşma kıvamı olarak tavsiye edilmiştir. Şiddetli galeyanda bulunan gençlik hissiyatını ve ifratkar olan nefis ve heveslerini tecavüzlere, zulümlere ve tahriplere karşı dengeleyecek, toplum hayatının güzel bir şekilde akışını temin edecek bir unsur da cehennem fikridir. Ahirete iman akidesinin toplumsal hayata olan faydalarının da ele alındığı Haşir Risalesi’nde cehennem fikri olmaksızın, gençlerin “…hevesâtları peşinde biçare zayıflara, acizlere dünyayı Cehenneme çevireceklerdi. Ve yüksek insaniyeti, gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.” ifadesindeki hale maruz kalacakları ifade edilmiştir. Meyve risalesinde bu hakikat “Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak. Aklı başlarına getirir.” olarak ifade edilmiştir.

Gençliğin de her nimet gibi kendine has bir özelliği, bir kullanma talimatı ve geçiciliği söz konusudur. Özellik yönüyle Allah’ın verdiği latif, güzel, ve şirin bir nimettir. Kullanım talimatı onu verenin istediği doğrultuda güzelce kullanmaktan ve sefahette boğdurup öldürmemekten ibaret olan ibadettir. 32. Söz’de gençlik ibadetinin neticeleri “Öyle ise, o gençlikte kazandığın ibâdetler, o fânî gençliğin bâkî meyveleridir. Sen ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bâkî meyvelerini elde ettiğin halde, gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun.” olarak ifade edilmiştir. Gençliğe daha çok yakışan ve hatalardan, günahlardan dönüş anlamına gelen ‘tevbe’, daha gençliğinin öncesinde genç iradesi ile Ahirzaman Peygamberine (S.A.V.) iktida etmiş Hz. Ali (r.a.) tarafından “Tevbe güzeldir fakat gençlerde olursa daha da güzeldir” şeklinde ifade edilmiştir. Gençlerin iki cihan rehberi Hz. Peygamber (S.A.V.) de ihtiyarlık gelmezden evvel gençliğin kıymetinin bilinmesini tavsiye etmiştir.

14. Şua’da geçen aynı zamanda Gençlik Rehberi’ne dâhil edilmiş olan bir mana, gençlik halinin hali hazırdaki küçücük bir lezzeti gelecekteki nice büyük lezzetlere tercih ediş gafletidir. Bu hal, gençliğin akıldan ziyade hissiyat güdümlü hareket etmesiyle eşleştirilmiştir: “Evet, gençlik damarı akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder; bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefahet keyfiyle, bir namus meselesinde binler gün hem hapsin, hem düşmanının endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur. Bunlara kıyasen, bîçare gençlerin çok vartaları var ki, en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar” . Gençliğin bu hali nefsin gençliğine vabeste olduğundandır ki insan imtihan meydanı olan bu dünyada ölünceye dek gençlik damarı ile mücadele edecektir: “Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, baki kalır. Kabuk parçalanır, lüb baki ve sağlam kalır. Libası yırtılır, cesedi sağlam, baki kalır. Ceset ölüp dağılırsa da ruh baki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enaniyet genç kalır.”

3. Gençlerin ve Yetişkinlerin Gençlik Algısındaki Problemler

İkinci kısımda gençliğin halini, gençlik nimetini bir nebze tanımladıktan sonra, bu kısımda gençlerin ve yetişkinlerin gençliğe bakışlarındaki problemleri ifade etmek yerinde olacaktır. Gençlik hevesleri ve sarhoşluğu dünyanın geçiciliğini idrak etme noksında çok gabidir. Hayatı algılamada geçici hazların peşine düşmüş, an be an zehirli bal yiyen bir biçareyi andırabilmektedir bir gencin hali. Genç, bu günün peşin kahkahalarının ardında gizlenmiş ağlamaları fark etme fakiridir bir anlamda. Hal böyle olunca tek dünyalı mutant bir gençliğin çığlığı hastanelerde, hapishanelerde, eğlence mekânlarında işitilmektedir. Yaratılış gayesi, istidat ve kabiliyetlerin neşv-ü nemalandırılması, diğer bir ifade ile Yaratıcı’nın ilahlığını Kainat, Peygamber(S.A.V.), Kur’an, Vicdan dörtlüsü ile ilanına karşılık, iman ve kulluk ile mukabele etmek iken, dış tesirler ve enfüsi gafletler neticesinde bu gaye para kazanmak, iktidar elde etmek, nefsin heveslerini tatmin etmek gibi en fazla vesile olabilecek olgulara indirgenmiştir.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl, vahiyden kopuk ‘izm’ lerle, tek tip eğitim çarklarıyla şekillendirilmiş insanlardan müteşekkil bir zaman dilimidir. Arzi ve dolayısıyla da arızi bir kolektif aklın, sınırlarını belirlediği bir yaşam tablosunun parçası olmak üzerine bir çıktı vermeye dönük kurgulanan bu küresel fabrikanın ham maddeleri ise gençliktir hiç şüphesiz. Böyle bir tablonun bir figürü olmak hedefine güdümleyen zihin mühendisliği faaliyetinin nüvesini ise, belirlenen hedefe ulaşmak ya da başarı doktrini oluşturmaktadır. Daha açık bir ifade ile hayatta kalabilmenin yegâne tezahürü olarak çizilen bu yaşam tablosu içinde bir figür olabilmenin mutlak şartı başarmaktır. Bu şartı sağlamak için şeytan ve şeytani mekanizmalar hususan gençliğin ‘vazifeperverlik’ damarını kullanırlar. Aslında üzerine vazife olmayan işlerle meşgul edip, çok kıymetli ömür sermayesini pervasızca harcatırlar. Elması cam kırıklarıyla değiştirtmek suretiyle ahireti dünyaya seve seve sattırırlar. Başaramamak, tablonun dışına itilmek ya da ‘yok’lar sınıfına dâhil olmak anlamı taşır. Var olma kaygısını ontolojik bir şekilde hissetme ve buna uygun bir gaye üzerine yaşamaya programlanmış insanın, varlık zeminini fani olan tek bir şık üzerine inşa etmeye çalışan bu indirgemeci zihniyetin ürünleri, hedonizmden nihilizm’e uzanan bir çizginin kaypak zemininde tutunmaya çalışan gençliğin durumudur.

Sonlu bir zeminde taşınan endişe-i istikbal, nihilizm referanslı bir hedonizme zemin hazırlar ki bu zemine meşruiyet kazandıran nihilizmin dayanak noktasını kuvvet oluşturur. Zira var olmak üzerine yaratılmış bir varlığın fenaya müptela bir zemindeki ‘yok’la olan savaşında en müessir silah kuvvettir. Haksızlığın hak ittihaz edildiği bir makyevelist anlayışa götüren bu tek şıklı zeminin geçer akçesinin de bu noktadan bakıldığında neden hakka bedel kuvvet olduğu kolayca anlaşılabilir. İşte tam bu noktada İlahi olanla olan dikey ilişki devreye girer ki bu insanı fani bir zeminden kurtarıp baki bir atmosfere taşır. Bu atmosfer var olabilmenin yolunu arzi ve arizi olanın fasit dairesinden çıkarıp, bu varlık yolunun semavi ve ebediyle olan bireysel ve dikey ilişkide aranmasını önceler. Bu ilişki netice odaklı, muaccel, zahiri, somut bir başarıyı da hedefe ulaşmanın yegâne şartı kılmaz. Onun için semavi olanın öncelendiği dikey ilişkide, mutlak ye’sin karışmadığı bir ümit hali söz konusudur. İşte Bediüzzaman, izmlerin belirlediği yatay ve tek şıklı yaşam tablosunun yerine her fertte ayrı tezahürleri olan tek hakikatin çok yönlülüğünü barındıran dikey ilişkiyi öncelemeyi önerir. Bu öneri, dünyevi başarı ilahi olanla irtibatın öncülü olmadığı için bir gence son nefesine kadar ona gayret aşılayacak bir yaşam gücü sağlar. Elbette bu yaşam biçimi alternatifsiz bir zorunluluğun doğurduğu eklektik bir yorum değil, insanın semavi olanla irtibatını sahihleştirecek bir düşünce sisteminin ürünüdür. Bediüzzaman’ın Kur’andan devşirdiği bu muhkem yol, insani bir gerçeklik olan iman dürbünüyle, sonlu olanın yüzünde sonsuzun izlerinin selim bir akıl ile fark edilmesiyle ortaya çıkmaktadır: “Elhâsıl: Gençlik gidecek. Sefâhette gitmiş ise, hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû-i istimâl ile, israfât ile gelen evhamlı hastalıkla hastahânelere ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere ve mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz” . Böylesi bir zamanda, bir gencin kendi algısını Risale-i Nur gibi bir Kur’ani metodoloji ile kalibre etmesi elzemdir. Bunun için İbrahim (a.s.)’ın ‘batıp gideni sevmem’ demesi gibi iç âleminden gelen sese kulak vermesi lazımdır.

Gençlerin gençlik algısındaki problemlerine eşlik eden diğer bir problem de yetişkinlerin gençlere bakışıdır. Diğer bir yönüyle ebeveynin çocuklarına bakışıdır. Birçok yetişkin bir gence olan sorumluluğunundan önce kendisine olan sorumluluğunun farkında olamayışı ile maluldur. Hâlbuki hiç bir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceği Ayet-i Kerime ile sabittir. Meyvenin dördüncü meselesinde ifade edilen insanın en mühim vazifesinin kendisini ilgilendiren dairede olduğu daha sonra yakınları vs. olduğu gerçeği gençler için geçerli olduğu kadar yetişkinler için de geçerlidir. Bir genci kafasındaki doğrulara göre yönlendirmeye çalışan yetişkinlerin gençleri ve dahi gençliği algılamadan nasipleri yoktur. İlmin kapısı Hz. Ali’nin “çocuklarınızı yarına hazırlayın çünkü onlar gelecek için yaratılmışlardır” olarak ifade ettiği terbiyeyi gençlere uyarlayabilmenin yegâne şartı gelecek için yaratılmış bir gence arkadaş olabilmek feraseti ve feragatıdır. Yetişkinlik gençliğin deneyimlerle kavrulduğu bir kıvam olduğu düşünüldüğünde, yetişkinlerin gençlere yol gösteren, yol açan, şefkat eden konumunda olmaları beklenir. Bu anlamda yetişkinler gençleri acemi, bilgisiz, sorumsuz vs. vasıflarla muttasıf görmemelidir. Bir gencin kusurunu örtmek Settar olan Rabb-i Rahim tarafından teşfik edilmiştir: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir” . Yetişkinlerin nasihatlerinin tesir edebilmesi için gençleri dinlemeleri ve anlamaları gerekmektedir. 9. Mektup’taki “İşte, tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler, “Haset etme, hırs gösterme, adâvet etme, inat etme, dünyayı sevme.” Yani, “Fıtratını değiştir” gibi, zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki, “Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz”; hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.” analizi yetişkinleri gençlere daire-i ihtiyarlarında teklif sunmaya çağırmaktadır.

4. Hayatı Anlamlandırmanın Ontolojik İnşa Süreci Olarak Risale Okumaları

Gençlerin ve yetişkinlerin gençlik algılarına deyindikten sonra, derdi bilirsen deva asandır misali Türkiye’de yaşamış bir genç olarak risale okumalarının benim ve aynı dertlerden muzdarip arkadaşlarımın hayatlarımıza kattığı zenginliklerden bahsetmek istiyorum. Müslüman bir genç olarak örfi bir inancın adeta veraset sistemi gibi kırpılıp şekil değiştirmek suretiyle kulaktan kulağa aktarıldığı bir zeminde sosyal ilişkilerin ve deprem, kaza, hastalık vs. musibet hallerinin yorumlanmasında zorluk çektiğimi söylemeliyim. Her insan gibi benim de iç âlemimde çözülmesinin neredeyse imkânsız olduğunu düşündüğüm sorularım vardı. Yakın çevremi incelediğim zaman bir çok insanın da benzer dertlerden muzdarip olduğunu ve hakim bir çaresizlik psikolojisi ya da halinden bihaber yaşama gafleti içinde olduklarını fark ettim. Tolstoyun da itiraf ettiği gibi insanların “aralarında kavga ederek başarılı oldukları tek konu sadece birbirlerinden cehaletlerini saklamaktı” . Aklım sancı çeken kalbime şifa olamıyordu. Allah’a yönelişimin ciddi saiklerinden birisi böyle bir ruh haline ulaşmamdı. Hayatın bu kadar güzel ve intizamlı gülümsemeleri içinde kendimin bir yerlerde hata yaptığını düşünmeye uzun bir süre devam ettim. Okul derslerinde başarılı olmak, filan şirkette mühendis olmak, falanca üniversitede akademisyen olmak, parası iyi bir iş sahibi olmak, kariyer planlaması yapmak, üst kademelere yükselmek gibi mülahazalar hayatımın amacı olamazdı. Bütün bunlar olsa olsa manidar bir yaşamın içinde uğradığım duraklar olabilirdi. Ben böyle düşünür iken insanların bütün bu durakları amaç edinmiş görünmesi sıkıntımı arttırıyordu. Abraham Lincoln’un “yıllar sonra anlarsınız ki asıl hesaplayıp durduğunuz hayatınızın içindeki yıllar değil, yılların içindeki hayatınızdır” cümlesinin şumülündeydim. Taklidi bir inanç ile sosyal hayatta ubudiyet noktasında sürçmeler yaşamam, hayattaki duruşuma karşı güvenimi sarstıkça sarstı. Tam o noktada anladım ki inanç sistemimin düzelmesi hayatıma hayat olacak tek çözüm. İnanç sistemim nasıl düzelebilirdi? Kimsenin algıladığı bir sözüm ona İslami yaşama tabi olacak kadar koyun değildim artık. Kur’an’ı okuyup anlamaktan başka çarem yoktu. Meal okuma denemelerim olmuştu arkadaşlarımla. Anlamadığım Arapça Kur’an, mealden daha çok içimi ısıtıyordu. Bereket versin ailemden risalelere en azından temas etmişlerin bana da aksettirmiş oldukları koku hala burnumun dibindeydi. Bu koku, Kur’an’ı anlama yönelimimde ablukaya çıktı. Ayrıca bu kokunun hakikat kokusu olduğunu içselleştirmemde yazıları risaleden beslenmiş mütefekkir kalemlerin o dönemde okuduğum kitaplarının da etkisi çoktu. Risaleleri okuyan insanlarla iştirakim o dönemde artmaya başladı. Ne de olsa risalenin dilinden anlamanın, risalenin teklif ettiği seviyelere ulaşmanın en kolay ve hızlı yolu o ehl-i risalelerin yardımını almaktı. Kur’an “bilmiyorsanız bilene sorun” demiyor muydu? Nihayet iç alemimde fark ettiğim boşluk dolmaya başlamıştı. Karşımda inanç sistemimi yeniden inşa edecek Kur’an hazinesini açacak anahtar parlıyordu. “Ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim” , kendi nefsimden başlarım diyen, bir ikaz gereken durumda “Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.” diyerek kendi nefsini önceleyen bir arkadaş uslubu vardı karşımda. Risale “Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arkadaşım!” , “Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde, dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada,…” diyerek beni olduğum gibi kabul ediyordu. Bütün duygularımı dumura uğratacak bir vaız vermiyordu risale. Risale satırları aklım, kalbim ve diğer duygularım ile adeta arkadaşça sohbet ediyordu. Başıboş olmadığımı vurguluyordu. Sahipsiz olmadığımı haykırıyordu. Ezbere bildiğim imanın altı rüknü birbirini destekleyip gözüme iman gözlüğünü takıyordu. Müellifin tavizsiz hayatı, ömründe hiç bir haksızlığa boyun eğmemesi izzet-i imaniyemi tetikliyordu. Risaleler bir yönüyle yaşanmış bir bilgiydi. Söylemi ile eylemi arasında en ufak bir sapma olmamıştı müellifin. Risaleyi sıksam dürüstlük, hakka tarafkirlik ve halis iman çıkacaktı. Diğer bir yönüyle risaleler Said Nursi’nin de ötesindeydi. “Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” diyen oydu. Gerçekten de Risale-i Nur hızla geçen asrın zaman fakiri çocuklarına Kur’an’dan süzülmüş bir hediye idi: “Seriüsseyir olan bu zamanın evladına, kısa ve selamet bir tariki ihsan etmek rahmet-i hakimenin şanındandır” . Risaleler adeta beni Kur’an iklimine taşıyordu. Kur’an’nın her bir suresinin Kur’an’nın bütününü özet olarak içerdeğini , varlıkların yaratılış gayelerinin ne kadar yüksek olduğunu , tevhid, haşir, peygamberlik, adalet, kader, miraç, namaz, şer, vesvese, dua, benlik, gibi imani, islami ve insani kavramları incelikle yeniden tanımlayıp, bu konuların derinliğini kabuklarının içine adeta ruh üfleyerek aklıma gösterip yaşamın anlamını resmediyordu risaleler satır satır. Baharın bir çiçek olduğu, hatta cennetin dahi hiç görülmemiş bir çiçek olduğu anlatımı zaman-mekan-kainat-insan-varlık konumlandırmalarımı inşa etmişti bile: “Bir tek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir. Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir”. Her şeydeki birlik işaretleri beni bütün varlıklara ve kainat hadiselerine çoktan dost kılmıştı bile. Risale nazarları degiştiriyordu. Yanlış anlaşılmasın, insana bir şekilde kendi iradesiyle alt-üst ettiği bakış açısını şefkat ve hikmetiyle iade ediyordu sadece. Esma-ül Hüsna talimiydi risale okumak. Rahman’ın rahmetinin vasiliğini hissetmek, Gafur’un bağışlayıcılığını anlamak gençlik haletimde günahkarlık psikolojisinin verdiği ümitsizlik kuyusundan çıkardığı gibi, ümidimi hayırlara, güzelliklere kamçılıyordu. Bana verilmiş maddi manevi ne var ise ebedi aleme talip olmak için verildiğini idrak etmek insanlığımın kıymetini, kemalini, terakkisini gösteriyor idi. Risale-i Nur’un etkisi içinde bulunduğum asrın dehşetinden de kaynaklanıyordu. Bu asırda Allah vardır, cehennem vardır ikazları çok az kişinin aklını başına getirebilir iken dünyevi lezzetlerin akıbetinin hatta peşin neticesinin elem ve sıkıntılar olduğunu göstermek insanın nefsini ve aklını o zehirli ballardan uzak durma noktasında ikna edebiliyor: “Onlar seve seve dünya hayatını ahrete tercih ederler (İbrahim-3) ayetinin işaretiyle, bu zamanda ahiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevi kırılacak şişe parçalarını onlara tercih etmek, ehl-i İmân iken ehl-i dalalete o hubb-u dünya ve o sır için tabi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare-i yeganesi, dünyada dahi Cehennem azabı gibi elemleri göstermekle olur ki, Risale-i Nur o meslekten gidiyor. Yoksa, bu zamandaki küfr-ü mutlakın ve fenden gelen dalaletin ve sefahetteki tiryakiliğin inadı karşısında Cenab-ı Hakkı tanıttırdıktan sonra ve Cehennemin vücuduna ispat ile ve onun azabı ile insanları fenalıktan, seyyiattan vazgeçirmek yolu ile ondan, belki de yirmiden birisi ders alabilir. Ders aldıktan sonra da, “Cenab-ı Hak Gafurü’r-Rahimdir, hem Cehennem pek uzaktır” der, yine sefahetine devam edebilir. Kalbi, ruhu hissiyatına mağlup olur”

5. İhtiyarlar Risalesinin Gençlere Söyledikleri

Belki de benim gibi birçok genç ihtiyarlar risalesininin o ümit verici recalarından hayat felsefeleri devşirmiştir. İhtiyarlığı, eskide kalmış gençlik olarak düşündüğümüzde ihtiyarlığın gençliğe düştüğü haşiyeler ibret almak bakımından çok manidardır. 3. ricada geçen “Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor” hesaplaşmasının, 4. ricada ifade edilen “Gençlik sersemliğiyle zayi ettiğim sermaye-i ömrümün meyvelerini, bütün günahlar, hatîatlar gördüm” itiraflarının biz gençlere fısıldadığı nice hakikatler vardır ki bize ölümü düşündürür, hatalarımızdan tevbeye yönlendirir. Peygamber Efendimiz(S.A.V.)’in “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” sözü her genç için her zaman hakikate açılan penceredir.

Kalbi ebedi aşka muhabbet için yaratılmış bir genç, mecazi sevgililerinden ayrıldığında firak acısını çekiyor. Ayrıca muhabbet ettiği her şeyi de onlarda sonsuzluk vehmettiği için seviyor. Halbuki ayrılık rüzgarları her an esiyor. Her mecazi sevgilinin üzerinde geçicilik damgası var. İnsanın kalbi Yaratıcısı ile irtibat kurmaksızın yaratılanları sevdiğinde hiç bir şeyin kararında kalmaması, gelenin gitmesi gerceği kalbinde onulmaz yaralar açıyor. Ağacından yere düşen meyvenin diğer meyveler adedince ayrılık acısı çekmesi gibi acı çekiyor genç kalp. Kalbin adresini yitirdiği sevgilerini doğru adrese yöneltmek için de dersler verir ihtiyarlar risalesi. 11. ricada geçen “İşte o beyaz kılların ihtarıyla vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki, çok güvendiğim ve ezvâkına meftun olduğum gençlik elveda diyor. Ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeye başlıyor ve pek çok alâkadar ve adeta âşık olduğum dünya bana uğurlar olsun deyip, misafirhaneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de Allahaısmarladık deyip, o da gitmeye hazırlanıyor.” gibi analizler insan kalbini ‘ya bagi entel bagi’ ile yüzleştiriyor. Hal tahlillerinin olası düşürebileceği ümitsizliği bertaraf eden ümit cümleleri de akabinde sıralanıyor: “Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem sizlerde İmân var ve madem imanı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyaz var. İhtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakikî soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalâletin ihtiyarlıklarıdır, belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar “Vâ esefâ, vâ hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem imanlı ihtiyarlar, “Elhamdü lillâhi alâ külli hal” deyip mesrurâne şükretmelisiniz.” 11. Şua’da ifade edildiği gibi “Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.” ve yine Gençlik Rehberi’nde ifade edildiği gibi “Gençlik hiç şüphe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat’iyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fâni ve geçici gençliğini iffetle hayrata istikamet dairesinde sarf etse, onunla ebedî, bâki bir gençliği kazanacağını bütün semâvî fermanlar müjde veriyorlar”

6. Sonuç Yerine

Merhum Nihat Yazar’ın ifadesi ile Said Nursi yaşadığı devirde, memlekette dinsiz, materyalist, behimî hislerinin zebûnu köle ruhlu bir nesil yetiştirilmek istenirken, kendisi hayatını istihkâr derecesinde ortaya atılıp hürriyetle, ahlâkla, îmanla meşbû, hayvânî hislerin esiri olmayan bir gençlik istemişti ve bu uğurda çalışmıştı. Ziya Nur’un ifadesiyle de “Bediüzzaman ahlâkî kıymetler ve millî hasletlerin pozitif ilimlerle muvâzi olarak kat’-ı mesâfe edemediğini, bu mânâ ve şekil muvâcehesinde yetişen çöl kadar kuru ve boş ruhlarla bulanmış gençliğin, istikbâlde milletimizin rü’yet ufkunda bir kara belâ olacağı hakîkat-i katiyesini gözlere sokan ve çare-i halâsı da gösteren…” idi. Bediüzzaman kendi gençlik halini de Habbe Risalesinde şöyle ifade etmişti: “Çünkü gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah, intibah değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaretmiş.”

Kitaba (Kur’an’a) yabancilastikca kainat kitabına yabacılaşıyor neticede de kendimize yabancılaşıyorduk. Birliğin teneffüsünden cikip çoklukta boğuluyorduk. Geçiciliğin elemini medeniyet oyuncaklari ile oynamanin meşguliyetinden hissedemiyorduk, iptal-i his bir vakıa idi. İnananlarin da huzur alamamasinin bir sebebi bu idi.

Günümüz gençliğinin yaşadığı iklim özgürlük iklimidir ve gençlerin savunduğu ortak değer de özgürlüktür. Serbestlikle özgürlüğün farkını anlamak bu anlamda çok önemlidir. Nefis kendini bizatihi müstakil zanneder. Özgürlük ise imanın hassasıdır.

Tevekkülün doğru anlaşılmasının önemi çalismanın ve dahi çalışmayı elden bırakmamanın tevekkülün olmazsa olmaz bir sartı olduğunu konumlandırır. Yapabilecegimiz işlerde acizliğimize sarılmamak yapamayacagımiz işler için de cezaya başvurmamak müthiş bir sabır ve tevekkul idmanıdır.

Buraya kadar yazdıklarımdan söyleyebilirim ki biz gençlere her şeyden evvel “sıdk” lazımdır. Bu doğruluk önce kendi iç hesaplaşmamızda olmalıdır. Yardımı Erhamürrahiminden istemeliyiz. Gençliğime yol gösteren risale vecizeleri ile bildiriyi sonlandıyorum:

“En menfaatli ve en iyi hile, hilesizlik olduğu”

“Yanlışlık tatbik-i nazariyat ve muktezay-ı hali düşünmemekten çıkar”

“Hayat zannettiğin halat yalnızca bulunduğun dakikadır”

“Eski hal muhal ya yeni hal ya izmihlal”

“Sıkıntı sefahetin muallimidir”

“İlimde İzan-ı kalp olmazsa cehildir”

“Ger istersen hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma. Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde ceza’a sarılma.”

“Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”

“Tertib-i mukaddematta tefviz, tembelliktir. Terettüb-ü neticede tevekküldür.”

Bilgi: Bu bildirideki bütün Risale-i Nur referansları www.risaleara.com sitesinden verilmiştir. Bildirinin hazırlanmasında emeği geçen Osman Çalışkan, Ali Mermer, Fatih iraz, Taha Orhan, Mustafa Şam ve Muzaffer İlhan’a teşekkürü bir borç bilirim.

index

Benzer Yazılar ...

Esref Edip Fergan – Tahliller

Eşref Edip Fergan (1882-1971) II. Meşrutiyetin ilanından sonra Sırat-ı Müstakim adlı haftalık dergiyle yayıncılığa başlamıştır. Sebilürreşad’ın da sahibidir. Uzun yıllar İslam’a ve Müslümanlara karşı yapılan saldırı ve tenkitlere yazılarıyla... 

Devam ve Kemal

Emirdağ Lahikası’nın sayfaları arasında dolaşırken, Bediüzzaman’ın ısrarla üzerinde durduğu hususlar bir bir nazarımıza çarpar. Bu hususlardan biri, onun, ‘baki bir davanın fani şahıslara bağlanması’na yönelik itirazıdır. İmana ve Kur’ân’a... 

Vâliler kafilesinin içinde Umeyr yok!

Telaş ve ızdırab içinde kıvranıyordu Ömer; aklını kurcalayan, ruhunu zapteden, soluğunu kesen, ne zamandır rahat uyku uyutmayan şüpheyi daha fazla taşıyamayınca ehline döktü içini: “Umey’rin ihãnet etmiş olmasından şüpheleniyorum!” İhanet!.. Kelimelerin... 

Ey Müslüman Türkler ve Kürtler

Ey Müslüman Türk ve Kürtler!.. Ne olur! Artık insaf ediniz, gözlerinizi açıp uyanınız! Bin yıl İslâmın bir rahm-ı mader sıcaklık ve merhametine sãhib sinesinde kucak kucağa, ikiz kardeşler gibi yaşadınız. Beş vakit namaza birlikte koştunuz, Ramazan... 

Yorumlar