Güzellik ve Fıtrata Uygunluk Olarak Adalet
11 Mart 2008

Erzurum’un meşhur Abdurrahman Gazi mevkii, oradaki türbeden ziyade duran arabaların kendi hallerine bırakıldığında yokuş yukarı gittiği rampasıyla bilinir. Görenleri hayrette bırakan ve fizik kanunlarını göz göre göre ihlal eden bu olayı kimi keramet olarak nitelerken kimi de manyetik alanla (nedense arabayı çektiği iddia edilen bu alanın kendi üzerlerindeki para gibi metalleri hiç etkilememesi onları hiç düşündürmüyor) izah etmeye çalışırlar. İnsanların kendilerine ve gözlerine olan itimatlarından dolayı yerin ilginç topoğrafyasına rağmen gözün yanılıyor olabileceği ihtimaline nedense kimse itibar etmiyor. Bu durumda fizik kanunları yalancılık ithamına maruz kalmaktadır ve eğer bu kanunların dili ve şuuru olsaydı adalet talebiyle bu insanları mahkemeye verecekti. Mahkeme de adil bir karar verebilmek için her iki tarafın doğruluk ve tarafsızlığını kabul edeceği su terazisi gibi şahitlere müracaat edecekti. Yola paralel konan basit bir su terazisi tüm gözlere gösterecektir ki yokuş olarak bilinen o yol aslında iniştir ve arabaları hareket ettiren şey diğer iniş yerlerde olduğu gibi yerçekiminden başka bir şey değildir. Aklın bilim ışığıyla gördüğü bu manzara karşısında insaf sahibi insanlar gözlerine güvenmekle haksızlık ettiklerini görecekler ve doğruluğa kanaat edeceklerdir. Görüldüğü gibi, bilim ışığı ile bakıldığında bilgi eksikliği veya yanlış bilgiden kaynaklanan görüş ayrılıkları ve ihtilaflar sona ermekte, aklın tatmin edilmesiyle genel bir mutabakat oluşup birlik sağlanmaktadır. Benzer şekilde, bir duvarın eğik veya doğru olduğu konusunda bir görüş ayrılığı olduğunda, sarkıtılan basit bir duvarcı şakülü bu görüş ayrılıklarını giderecek ve herkesi aynı görüşte birleştirecektir. Burada önemli husus aklın tam tatmin olması ve itiraz edeceği bir noktanın kalmamasıdır. İnsanların eğitim ve aklen gelişmişlik seviyesi arttıkça, görüş ayrılıkları azalmakta ve dünya çapında daha geniş bir mutabakat sağlanmaktadır. Mesela bir zamanların en ateşli tartışma konusu olan dünyanın yuvarlaklığı bugün sıradan bir bilgidir.
Demokrasinin doğru işlediği bir ülkedeki kanunlar o ülkede yaşıyan insanların genel iradesini ve evrendeki kanunlar da evrensel bir iradeyi yansıtır. Bu evrensel kanun ve prensipler sağlam akıllar tarafından önyargısız bilimsel araştırmalarla keşfedilir. Temel bilimler insanlık tarihinden evvel de vardı ve insanların yaptığı şey olaylarda ve varlıklarda parıldıyan bilim ışığını farkedip ifade etmek ve sonra bu bilgileri yeni sahalara uygulamaktır. Yani bilimin kaynaği akıl değildir ve biliminsanlarının yaptığı şey bilimi icat etmek değil keşfetmektir. Araştırmalar esnasında bilim kişisel görüş ve önyargılarla karıştırılabilir. O yüzden ortaya yeni konan bilimin muhakeme edilmesi ve belli testlerden geçerek ayıklanması gerekir. Böylelikle bilim evrenselleşir, ve bireysellikten çıkıp global bir nitelik kazanır.
İnsan fıtraten meraklı bir varlıktıır ve yeni şeyler öğrenmeye meyli ve şevki vardır. Hayvanlardan farklı olarak insanlarda bildiğimiz maddî mide ile beraber çok sayıda mana mideleri vardır ve akıl bu midelerin önde gelenlerindendir. Akıl midesinin gıdası ilimdir ve aklen gelişkin bir insanın aklıyla ilim yemekten aldıği haz, ağzıyla yediği lezzetli bir yemekten aldığı hazdan daha az değildir. Beden midesi belli bir miktar yemek yendikten sonra doyar ve yemeğin miktarı biraz kaçırılırsa rahatsız olur. Akıl midesi için ise bir sınır söz konusu değildir. Ömür boyu ilim yese yine doymaz. Hatta yedikçe daha da gelişir ve daha çok yemek ister. Böylelikle hayat bir ilim ziyafeti olur ve kişi kalpte hissedilen nezih bir haz ile apaydınlık bir iç âlemde yaşar. Varlıklara ve olaylara bildiğimiz maddî ışıkla bakıp sadece dış yüzeylerini görme yerine onların derinliklerine nüfuz eden manevî ilim ışığıyla bakıp içlerini görebilmenin verdiği memnuniyet ve haz, görme özürlü bir kişinin gözlerinin açılıp âlemi temaşa edebilmesinden doğan haz ve heyecandan aşağı değildir. O yüzden ilim tahsil etmenin önemli bir boyutu kişinin akıl ve fikir âleminin inşası, imarı ve aydınlatılması ve insan olarak yücelmesidir.
Adalet için de benzer şeyler söylenebilir. Ancak adalet hissinin insandaki muhatabı veya alıcısı vicdandır ve adalet akıldan ziyade vicdanla tartılır. Hatta Rus yazar Alexander Solzhenitsyn’e göre “Adalet vicdandır; bireysel bir vicdan değil değil tüm insanlığın vicdanıdır. Kendi vicdanlarının sesini net olarak tanıyanlar genellikle vicdanın sesisini de tanırlar.” Adaletin sembolü terazidir, ancak bir şeyin adalete uygun olup olmadığını gösteren şakül veya su terazisi gibi fiziksel teraziler yoktur. Kendisi madde-dışı yani mânâ olan adaleti tartan vicdan terazisi de mânâdır ve o yüzden adalet de ilim gibi hissedilir ama beden gözüyle görülemez ve başkalarına gösterilemez. Adalet ve vicdan daha ziyade zıtları olan adaletsizlik ve vicdansızlıkla bilinir – aynen bilim ve aklın en kolay cehalet ve akılsızlıkla görüldüğü gibi. Eğri olan bir duvar nasıl su terazisi ile kolayca belirlenen yerçekimi hatlarını referans alan gözün rahatsız ediyorsa, hukuku ihlal eden eğri bir davranış da bozulmamış bir vicdanda doğruluğu referans alan vicdan terazisinin ibresini denge konumundan saptırır ve vicdanı burkar. Adaleti sağlayan davranış, vicdandaki bu burkulmayı telafi eden ve vicdan terazisini tekrar denge haline getirip rahatlatan davranıştır.
Adaletin kaynağı ile ilgili birçok teori vardır ve bunlardan birisi de adaletin insan tabiatından kaynaklanan ve içten gelen bir his veya içgüdü (instinct) olduğudur. Bu görüşü destekleyen deneysel veriler de vardır. Ancak adaletle hükmeden yöneticileri insanların gözünde yücelten adillik hasleti herhalde bu adil kişilerin atom veya moleküllerinde değildir ve onlardan kaynaklanmamaktadır. Zira insan bedeninini temel yapıtaşları olan karbon, azot, hidrojen ve oksijen atomlarıyla atomlararası bağlar adil kişilerde de zalim kişilerde de aynıdır. Parçalarında olmayan bir şey bütününde olamayacağına göre, insanlarda varlığı görülen adalet ışığı insanın maddesinden değil, dışarıdan gelir – aynen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının elmasın atomlarından değil dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi. Adalet sıfatıyla tanınan insanların özelliği adalet ışığı için kuvvetli bir alıcı konumunda olmaları ve çevredekilere huzur ve güven veren bu ışığı hal ve hareketlerinde yansıtmalarıdır. Bu da evrende madde (ve zaman) ile ilgisi olmayan yaygın bir adaletin ve dolayesi ile bir adalet katmanının, olduğnu gösterir. Eski Yunanlılar bile bu mânâyı hissetmişler ki bu katmanı “adalet tanrıçası” Dike (Lustitia) olarak kutsallaştırmışlardır.
Adalet duygusu da akıl gibi bir manevî midedir ve gıdası mağdura hakkını ve zalime de cezasını vermektir. Yani işlerde adaleti gözetmek ve canlı veya cansız tüm varlıklara adaletle muamele etmektir. Bu duygunun hazzı, mağdurların hak ettiği şeye kavuşmaktan ve zalimlerin layık oldukları cezaya çarptırıldıklarını görmekten doğan memnuniyet ve sevinçtir. Haksız muamele ve zulüm adalet duygusunu incitir ve vicdan sahibi herkesi rahatsız eder. Geçmişteki adaletsiz bir muamale hatırlanarak eşildiğinde bile insanı ızdıraba boğar ve hayatının tadını kaçırır – bel ağrısından muzdarip birinin kımıldandıkça belden geçen sinirlerin incinmesi sonucu ağrı ile kıvranması gibi. İnsan fıtratı adaletsizliği reddeder ve zulme karşı bazen hayatı pahasına da olsa isyan eder. Maruz kalınan zulümler sonucu adalet hissi yaralanan ve dengesi sarsılan insan, yaralı bir aslan gibi garaz ve intikam hislerinin kontrolü altına girerek birçok zulmü işliyebilir. Kabaran garaz ve intikam hislerini teskin eden ve kükreyen aslanı kuzuya çeviren sakinleştirici iksir adalettir. Çünkü adalet, adaleti celbeder. William Hazlit’in ifadesiyle “Başkalarına adaletle muamele etmeye en hazır olanlar, dünyanın kendilerine adaletle muamele ettiği hissini taşıyanlardır.” Ingiliz filozof Francis Bacon da bunu şoyle ifade eder: “Eğer biz adaleti muhafaza etmezsek, adalet de bizi muhafaza etmiyecektir.” O yüzden dünyanın problemli yerlerinde kalıcı huzur ve barışın tesis edilmesi için yapılması gereken şey adaletin temin edilmesidir. Aynı şey en küçük toplu yaşama yeri olan evler için de geçerlidir. Ama önce insanın mahiyetinin ve adaletin ne olduğunun bilinmesi gerekir.
Tek başına ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz olan ve bu yüzden toplu yaşamaya mecbur olan insan “ben” merkezlidir ve dolayesi ile bencilliğe meyillidir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İnsan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zatını sever; başka her şeyi nefsine fedâ eder. Mabuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mabuda lâyık bir tenzih ile nefsini meâyibden tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez; nefsine perestiş eder tarzı nda, şiddetle müdâfaa eder.” Yani insanda kusurlarını görmeme, menfaatini gözetme ve haksız bile olsa kendini haklı çıkarma meyli vardır. Keza insan hazır küçük bir lezzeti ilerideki büyük bir mükâfata tercih eder.
Hayvanlardan farklı olarak insanların his, hırs ve heveslerine sınır konmamıştır ve o yüzden ilişkilerde ve mal ve hizmet değişiminde zulüm ve tecavüzler meydana gelir. Bu zulümlerin önlenmesi için adalete ihtiyaç vardır. Ancak hırs ve menfaat gibi hislerin baskısı altında olan ve çok defa nefsin avukatlığını yapan bireysel akıl adaleti idrakte zorlanacağından ortak bir akla ihtiyaç vardır. İstişareden doğan böyle ortak bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Avusturya’lı filozof ve yazar Elias Canetti’nin dediği gibi, “Adalet, paylaşma ihtiyacını görmekle başlar. En eski kanun bunu düzenliyendir ve bu kanun, bugün de hâlâ en önemli kanundur.” Ancak kanun adalet demek değildir ve İngiliz romancı William McIlvanney bir inceliğe dikkat çeker: “Kanun, adalete sahip olamıyacağımız için sahip olduğumuz şeydir.” O yüzden akıllar gelişip adalet anlayışı derinleştikçe de kanunların değişmesi doğal bir süreçtir.
Adalet adil ve vicdanlı olma niteliği olarak bilinir ve adalet denince hakların belirlenmesi ve hakedenlere layık oldukları ceza veya mükâfatın verilmesi akla gelir. Adaletsizlik ile de haksızlık ve insafsızlık kastedilir. Eski Roma’lı filozof ve devlet adamı Marcus Tullius Cicero’nun dediği gibi “Adalet, herkese hak ettiğini veren yerleşik ve değişmez gayedir.” Evrensel bir değer olan “musavat-ı hukuk” kaidesi halk arasında genellikle “kanun önünde eşitlik (equality before law)” olarak bilinir, ve zengin ile fakirin, amir ile memurun, ve işçi ile patronun kanun önünde ve hakim karşısında eşit muamelesi görmesini gerektirir. Yani hakkını aramada ve hak ettiği şeyi almada herkes eşittir. Eğer bir yerde kendilerini kanunun üzerinde gören imtiyazlılar varsa, orada adalet yoktur. Marie von Ebner-Eschenbach’ın ifadesiyle, “Adaletin en büyük düşmanı imtiyazdır.” Adalet denince genellikle mahkemeler yoluyla alınmaya çalışılan haklar ve telafi edilmeye çalışılan maduriyetler gelir. Ama adalet, çok daha geniş bir sahayı kapsayan ve adeta tüm varlıklara nüfuz eden en temel, kapsamlı ve felsefik kavramlardan biridir.
Adalet mizan, ölçülülük ve dengedir. Başka bir ifade ile herşeyin layık olduğu ve hakettiği yerde olması, hakkına razı olup başkalarının hakkına tecavüz etmemesi ve fıtrat kelimesi ile ifade edilen yaratılış gayesine uygun hareket etmesidir. Adalet ve dengeden güzellik, nezihlik ve estetik doğar ve huzur hâsıl olur. Adalet, insana verdiği huzur ve ulvî haz ile bilinir ve huzuru yok eden itiraz ve isyan hislerini giderir. Hakettiğine rıza gösterme yerine itiraz etme hissinin kaynağı fıtrattan sapış ve yaratılış gayesine aykırı davranıştır. Fıtrata aykırı hareket adaletsizliktir ve bunun da anında verilen cezası huzursuzluktur. Hatta denebilir ki adalet güzellik, zulüm ise çirkinliktir. ABD’li filosof ve yazar Henry David Thoreau’nun ifadesiyle “Adalet şirin ve ahenklidir, adaletsizlik ise haşin ve ahenksizdir.” O yüzden adalet çekici, zulüm ise iticidir. Herşey zıddıyla bilinir. Adaleti de bize en iyi tanıttıran ve bildiren adaletin yokluğu yani adaletsizliktir. Güzelin güzelliğini gösteren çirkinin çirkinliği olduğu gibi, adaletin de güzelliğini gösteren adaletsizliğin çirkinliğidir.
Öyle görülüyor ki varlığını lisan-ı haliyle ve meyillerle hissettiren fıtratı ve yaratılışın gayesini anlamadan ve bilmeden adaletten bahsetmek abestir. Evrende birlik esastır, bu da ancak hassas bir denge içinde anlamlı ve uyumlu bir birliktelikle mümkündür. Her şey ne kadar büyük olursa olsun daha büyük bir bütünün parçasıdır ve kendi varlığından ziyade parçası olduğu bütünün varlığıyla anlam ve değer kazanır, izzet ve itibar görür ve şuurlu ise haz alır. Bir varlığın en büyük var olma gayeleri kendine yönelik olanlar değil, parçası olduğu bütüne yönelik olanlardır. Hatta varlıklar var oluşlarını, yani yokluk âleminden varlık âlemine gelmelerini, parçaları olduğu bütünün varlığına borçludurlar. Bir şeyin bu iç içe olan varlık daireleri silsilesindeki değişik rol ve konumları ve diğer şeylerle ilişkileri bilinmeden, a şeyin hakkını tam ve doğru olarak bilmek ve dolayesi ile adaleti gözetmek mümkün değildir. Ve o şeye adalet edelim derken onun parçası olduğu bütüne ve o bütünün diğer parçalarına büyük bir adaletsizlik etmek ve birçok yüksek gayeleri iptal edip çirkinlik sergilemek mümkündür.
Mesela bir arabayı ele alalım. İrili ufaklı yüzlerce parçadan oluşan arabanın varlığının tek bir sebebi vardır, o da araba sahibinin rahat, hızlı ve güvenli bir şekilde bir yerden bir yere gitmesini sağlamaktır. Zaten hayatında ilk defa bir araba gören kimse sadece arabayı inceliyerek ve onun koltuklarına, tekerleklerine, direksiyonuna, vs dikkat ederek anlar ki bu arabanın yapılış gayesi yani fıtratı insanlara taşıt olmaktır. Eğer insanların yolculuk için araçlara ihtiyaçları olmasaydı, araba da olmıyacaktı. Arabanın bu yaratılış gayesine uygun olarak kullanılması tam bir adalettir ve bir güzelliktir. Hiçbir vicdan sahibi bundan rahatsız olmaz ve arabaya acımaz. Yine hiçbir akıl sahibi de “insanın hep arabaya binmesi arabaya haksızlıktır; arasıra araba da insana binmelidir ki adalet olsun” demez. Arabaya binmeye kıyamayıp onu kendi haline paslanmaya bırakmak ise bir adaletsizliktir, israftır ve çirkinliktir. Hatta denebilir ki varlığının gayesine uygun olarak hareket eden ve insanları taşıyarak onları memnun eden bir araba mutlu, kendi halinde bir kenara bırakılan bir araba ise mahzundur. Eğer arabanın da insan gibi aklı ve şuuru olsaydı ve mahkemeye gidip “bana hep biniliyor, keyfi muameleye tabi tutuluyorum, bazen çamurlu yollarda sürülüp kirletiliyorum” gibi şikâyetlerle hak dava etseydi, her halde adil bir mahkemeden red cevabı alacaktı. Ancak “bana aşırı yük taşıtılıyor, bakım ve temizliğim yapılmıyor, bana tekme atılıyor” gibi şikâyetlerle mahkemeye gitseydi, herhalde haklı bulunacak ve zulme uğradığına hükmedilecekti. Hatta sahibi tarafından hizmetten alınıp işe yarıyan parçaları söküldükten sonra hurdaya ayrılan bir araba bile şikâyet edemez, belki yeni bir araba olarak geri gelecek olmanın şevk ve heyecanıyla geridönüşüm fırınlarına seve seve gider.
Benzer şeyler arabanın parçaları için de söylenebilir. Arabanın her parçası icra edecekleri görev ve çalışma şartları gözönüne alınarak bilgi ile ince hesaplarla ve hassas ölçülerle tasarlanmış ve imal edilmiştir. Mesela tekerlek arabanın tüm ağırlığını kaldıracak güçte, yolu kavrayıp kaymayı önlüyecek kabiliyette ve yol tümsekliklerinin sebeb olduğu titreşimleri emecek esneklikte yapılmıştır. Tekerleğin aynen tasarlandığı gibi iş görmesi hem tekerlek için hem de onun yapımcısı için bir memnuniyet, bir izzet ve hatta bir zevktir Zor şartlarda görev yapan ve daimî şekilde kötü muameleye maruz kalan bir tekerlek mahiyetini ve varlık sebebini görmezden gelerek araba içinde zerafetle arz-ı endam eden direksiyona bakıp şikâyet edemez ve eşit muamele talep edemez. “Eşitlik” olsun diye tekerlekle direksiyonun yerini değiştirmek cahillik ve zulümdür, arabanın ve parçalarının varoluş sebebinden ve fonksiyonlarından habersizliktir ve tekerlek ve direksiyonla beraber arabanın yüzlerce diğer parçasını işlevsiz hale getirmek ve arabayı iptal etmektir. Bu ise büyük bir israf, çirkinlik ve adaletsizliktir. Eşitlik olsun diye tekerlekle direksiyonun değiştirilmesine hükmeden bağlayıcı bir mahkeme kararı, tüm arabaları trafikten men edip araba mezarlığına gönderme kararıyla eşdeğerdir. (Aynı şey tekerleklerle eşitlik olsun diye arabaya bir yerine dört direksiyon takma teklifi için de geçerlidir.) Ancak öndeki tekerleklerle arkadakilerin aşınma hızı farklıdır ve ön tekerleklerin belli bir süre sonra arka tekerleklerle yer değiştirme isteği adalete ve hikmete tam uygundur. O yüzden Alman filozofu Friedrich Nietzche eşit olmayanlar için eşitliği adalet değil zulüm olarak görür: “Eşitlik doktrini! Bundan daha zehirli bir zehir yoktur; çünkü o adaletin sonu iken adaletin kendisi tarafından konulmuş görünümü veriyor. ‘Eşitler için eşitlik, eşit olmayanlar için eşitsizlik!’ Adaletin gerçek sesi bu olması gerekir ve bunu takip eden, ‘Eşit olmayanı asla eşit yapma’.”
Canlılar âleminde de durum farklı değildir. Asmanın dallarından sarkan rengârenk üzüm salkımlarına bakan bir kişi üzümünün yenmek için yapıldığını anlar ve üzümün besleyici özelliklerini ortaya koyan bilimsel araştırmalar da bunu teyid eder. O yüzden üzümün mahiyetine ve varoluş gayesine gayet uygun olarak insanlar, kuşlar veya arılar tarafından yenmesi tam bir adalet ve bir güzelliktir. Dalında kurumaya terkedilmesi ise bir israf, adaletsizlik ve çirkinliktir. Asma, eğer şuuru olsaydı, üzümlerini yenmekten kurtarmaya çalışmak şöyle dursun belki onları iştahlı müşterilerine ikram etmekten ve onların memnun ve minnettar halini görmekten bir haz alırdı – aynen bir annenin itina ile hazırladığı kurabiyeleri kendi veya komşu çocuklarına ikram etmekten ve onların iştahla ve zevkle yemesini seyretmekten büyük bir haz aldığı gibi. Bir annenin yiyecek hazırlayıp çocuklara ikram etmesi annelik ve çocukluk fıtratlarına gayet uygundur ve o yüzden tam bir adalet ve seyretmesi hazlı bir güzelliktir. Akıl ve vicdanlar konuşabilseydi, onlar da “evet, öyledir” diyerek tasdik edeceklerdi. Annenin verici çocukların ise alıcı konumunda olması durumu değiştirmez ve bir adaletsizlik yaratmaz. Aslında anne zorluklara katlanan verici gibi görülse de gıdası şefkat etme olan şefkat midesi ile o kadar şefkat alır ki annenin bu şefkat ziyafetinden aldığı ulvî lezzet belki tüm çocukların kurabiye ziyafetinden aldığı lezzetten daha büyüktür. Zaten vahşi hayvanların bile aç iken önce yavrularını doyurmaları, şefkatte yemekten daha büyük bir lezzet olduğunu gösterir.
Yukarıda araba için söylenen şeyler mesela at için de tekrarlanabilir. Ata bakan bir kişi atın yapısının hızlı koşmaya ve binilmeye gayet uygun olduğunu görür. O yüzden atın rahat taşıyabileceği biri tarafından binilmesi atın fıtratına gayet uygundur ve zulüm değil adalettir. Hatta meyil ve kabiliyetlerin hayata geçirilip gösterilmesi fıtrata uygun bir davranış ve bir açılım olduğundan bir hazdır ve atın sahibini taşımaktan bir haz aldığı dahi söylenebilir. Zaten sırtında binicisiyle arz-ı endam eden ve gösterişli bir şekilde yürüyen at adeta binicisiyle bir kıymet kazanmakta ve bir şeref duymaktadır ve seyredenleri de keyiflendirmektedir. Kenarda bu ihtişamı seyreden diğer atlar da herhalde o ata gıpta ile bakmakta ve onun yerinde olmayı arzu etmektedirler. Atın eşitlik olsun diye insana binmesi ise fıtrata aykırılıktır, vicdanları rahatsız eden bir çirkinliktir ve insanla beraber ata da bir zulümdür. Çünkü başka bir varlık tarafından taşınmaya meyli olmayan atın buna zorlanması ata iyilik değil eziyettir.
Yakın mesafeler için insanın bineği kendi ayaklarıdır ve insanı taşıyıp bir yere götürmek ayak için bir hazdır. Ayakların romatizma gibi bir maraz yüzünden ait olduğu vücudu taşıyamayacak hale gelmesi ise ayaklar için sevinilecek bir durum değil bir ızdıraptır. Hasta ayakların herhalde en büyük arzusu iyi olup yaratılış gayesine uygun olarak tekrar yürümeye ve ait olduğu kişiyi gezdirmeye başlamaktır. Bütün vücudun yükünü çeken ayaklar yukarıda serbestçe salınıp duran ellere bakıp adaletsizlikten şikâyet edemezler ve eşitlik isteyip eller ile yer değiştirmeyi talep edemezler. Böyle bir talep cahilliktir, el ve ayakların var oluş gayelerinden hebersizliktir ve el ve ayakla beraber diğer uzuvlara ve tüm vücuda bir zulümdür. Sağlam bir insanı tutma ve yürüme özürlü bir hale getirmek akılları isyan ettiren vicdanları da rahatsız eden bir çirkinliktir ve büyük bir adaletsizliktir. Eşit olmayanların eşit muamelesi görmesi eşitlik değil eşitsizliktir. Adalet, varoluş gayesine uyumlu bir halde meyillerin yönlendirmesiyle kabiliyetlere en uygun tarzda hareket etmektir. Buradaki el ve ayak örneği, bir birlik içinde çalışması ve değişik roller üstlenip adeta tek bir vücut gibi faaliyet göstermesi gereken aile, firma, değişik kurumlar ve hatta ülkeler için genelleştirilebilir.
Yetişkin bir inek yetişkin bir koyundan kat kat büyüktür ve gıda ihtiyacı da vücudun büyüklüğü ile orantılıdır. O yüzden eşitlik olsun diye inek ile koyuna aynı miktarda ot vermek adalet değil zulümdür. Varlıkların mahiyetlerini dikkate almayan bu yaklaşımla inek aç kalacak, koyun da fazla otu israf edecektir ki ikisi de akıl ve vicdanları rahatsız eden bir çirkinliktir. Hele ayrımcılık olmasın diye köpeklere de yemeleri için ot vermek komiklik derecesinde fıtrattan habersizliktir ve bunu adalet adına yapmak adalete adaletsizlik etmektir. Keza inekten koyunlara bekçilik yapmasını beklemek imkânsızı istemektir. Bu örnekler malumu ilam derecesinde açıktır ve kimse bunların aksini iddia edecek değildir. Ancak pratik hayatta farkında olmadan bu tür zulümler çok yapılmaktadır. Mesela iki insan arasındaki fark, bir koyunla köpek arasındaki farktan hiç de az değildir. İnsanlar bedenen birbirlerine çok benzeseler de fıtrat, meyil ve kabiliyetçe birbirlerinden çok farklıdırlar. Fıtrat, meyil, ve kabiliyetçe birbirlerinden bu kadar farklı olan insanlara eşit muamelesi yapmak en büyük bir eşitsizlik ve bir adaletsizliktir. Fıtratı gözardı edip mutlak adaleti sağlama iddiasıyla ortaya çıkan baskıcı rejimlerin ve fıtrata zıt tek tipçi uygulamaların sonucu verimlilik değil israf, güzellik değil çirkinlik, akıl ve vicdanlara uygunluk değil zıtlık ve huzur değil huzursuzluk ve en nihayet çöküş olmuştur. Bu farklılıkları gözeten demokratik rejimlerdeki hürriyetçi yaklaşımlar ise fıtrata uygunluğun meyvelerini bol bol toplamıştır.
Adaletin önemli bir unsuru dengeli olma ve dengeyi muhafaza etmenin yolu da ölçüyle iş yapmak ve tecavüze yer vermemektir. Tüm canlı türlerinde genişleme ve yayılalarak herşeyi istila etme meyli vardır. Bir canlı türünün diğerlerinin rağmına dengeyi bozacak şekilde yayılması bir dengesizlik ve çirkinliktir ve diğer türlere bir tecavüz ve adaletsizliktir. Mesela bazı balık türleri bir seferde bir kaç yavru doğururken bazıları da milyonlarca yumurta bırakmaktadır. Bu yumurtaların hepsi gelişip balık olsaydı, her halde o tür tek başınadenizi istila edecekti ve zamanla diğer türler yok olacaktı. Bu ise bir çirkinlik ve zulüm olacaktı. O yüzden milyonlarca yumurta, larva veya küçük balığın diğer canlılar tarafından yenmesi küçük dairede bir zulüm gibi görülse bile geniş dairede tam bir adalettir. Çünkü denizlerdeki temizlik, güzellik ve nezihlik ancak böyle muhafaza edilir. Büyük bir hayır için küçük bir şer kabul edilir. Adalet, daha evvel izah edildiği gibi, parçayı değil bütünü esas almayı gerektirir. Bir canlının diğer bir canlı tarafından yenmesi o birey için adalete tam uygun görünmüyebilir. Ama olaya türler açısından bakıldığında ve türün tek tek üyeleri yerine kendisi dikkate alındığında böyle bir adaletsizlik görülmez. Zaten evrensel adalet daimi şekilde varolup yok olan bireylerin değil türlerin ekolojik bir denge içinde birlikte var olmalarını gerektirir. Ayrıca, maddî beden olarak, insan ile hayvan arasında büyük bir fark olmamakla beraber insandaki akıl, kalp, şuur gibi sayısız manevî uzuvlar yüzünden insanların bir ferdi diğer canlıların bir nevine karşılık gelebilir. Ve insanların bir ferdi, diger canlıların bir türünden daha fazla fayda veya zarar verebilir.
Adaleti “mutlak eşitlik” olarak algılama hastalığından kurtulamamanın zararlarını insanlık çok çekmiştir ve hala da çekmektedir. Şu iyi bilinmelidir ki evrende mutlak eşitlik olsaydı, evren homojen bir toz bulutundan ibaret olurdu. Yani mutlak eşitliğin olduğu evren, aslında olmıyan bir evrendir. O yüzden de var olan bir evrende mutlak eşitlik olamaz. Hatta insan seviyesinde dahi, kemikteki bir hücre gözdeki bir hücreyle, böbrekteki bir hücre kalpteki bir hücreyle eşitlik talep edip itiraz etse, bu itirazları dindirecek tek yol insanı bir kıyma makinesinden geçirip ortaya yığmaktır. Yani insanı (ve dolayesiyle tüm hücreleri) yok etmektir. Benzer şekilde, yediğimiz gıdaları yapılarına ve görecekleri hizmete en uygun yere yönlendirmek yerine eşitlik olsun diye değişik organlara ve hücrelere kura ile dağıtmak adalet değil mezarlıkta kendine bir ayırtmak ve bir insanı öldürme zulmünü işlemektir. Hal böyle iken güya ayrımcılık yapma haksızlığından sakınmak için, yapılacak görevle alakası olmıyan test sınavlarından alınan puana göre insanları görevlere tayin etmek ve tayinleri de eleman açığı bulunan kurumun görüşü alınmadan kura usulüyle yapmak acaba hangi mantığa hizmettir? Bu, çok daha büyük bir haksızlık değil midir? Bu tür yaklaşımların doğal sonucu adaletsizliğin emareleri olan verimsizlik, israf ve genel memnuniyetsizlikdir.
Yerküreye ve hatta tüm evrene bakıldında herşeyin ince bir ölçü, hassas bir denge ve tam bir yerli yerindelikle yapılmış olduğu görülür. O kadar ki atomdaki parçacık âleminden galaksi sistemlerine kadar akıl nereye bakarsa baksın bir kusur bulamaz ve saat gibi işleyen bu mükemmel düzen karşısında ancak takdir, hayret ve hayranlığını ifade eder. Başta tüm canlıların anlamlı ve ölçülü bir bütünlük oluşturduğunu ifade eden ekoloji olmak üzere tüm fen bilimleri ve televizyonlarda yayınlanan belgeseller bu mükemmel düzenin, hassas dengenin, ve eşsiz güzelliğin birer şahididir. Tüm varlıklar adeta kendilerine en uygun bir şekilde, en doğru bir miktarda ve belli gayelerle yaratılmışlardır. Bu da evrende herşeyin tam bir adaletle yapılmış olduğunu gösterir. Zira adaletsizlik olsaydı, varlıklarda abeslik, israf ve çirkinlik olurdu. Teknoloji harikalarıyla beraber her türlü israf ve çirkinliğin insanların yaşadığı yerlerde olduğuna bakılırsa denilebilir ki insanlar dünyadaki en cahil ve zalim varlıklardır. Güzellik ve mükemmelliğe tapma derecesinde düşkün, mahiyeti heyecanlı ve fıtratında ilerleme meyli olan insana yakışan şey kendini tanıması ve fıtratına en uygun şekilde hareket ederek hem kendine hem de diğer varlıklara adalet etmesidir. Geniş çapta adalet tesis edilince de hayat bir haz ve huzur kaynağı olacak ve belgesel programları insan eli değmemiş yerlerdeki güzelliklerle beraber insanlık âlemindeki güzellikleri göstermeye başlayacaktır.
Prof. Dr. Yunus Cengel
Nevada Universitesi, A.B.D.
Benzer Yazılar ...
Büyük adam…
Ahirete bir büyük adam göçtü. Kimdir bu zat? Onun kim olduğunu söylemeden önce, bir başka sorunun cevabını vermek gerekiyor. ”Büyük adam kimdir? Kime büyük adam derler?” ”Büyük adam, orduları yenmiş, ülkeleri fethetmiş adam mıdır?” ”Hayır.” ”Büyük...
Mustafa Kemal ile Abdülhamid arasında
Kahramanları ne kadar azsa, bir toplumun gerçek bir demokrasinin o kadar uzağında olduğunu söylemek mümkün. Kahramanı biricik ise, o toplumun açıkça ‘otoriter’liğin, hatta ‘totaliter’liğin gölgesi altında yaşamaya mahkûm olduğunu da… Demokrasisiyle...
Devlet Yüzlü
Ayetin haber verdiği üzere, secdenin de, secdesizliğin de eseri görülür yüzde. Yine Kur’ân Hesap Günü sırada bekleşenlerin iç dünyalarında olup biteni, yüzlerin şekli ve rengiyle tarif eder. Beri tarafta, okuduğum yüzlerce ihtida öyküsünde sıklıkla...
Asil bir korku
Dünyası ikiye bölünmüş, dünyanın kendisi gibi. Durumunu bir şehrin nehirle ikiye bölünmesine benzetmişti. Ortasından nehir geçen şehirlerin iki yakası vardır. Onun da iki yakası var. İki yakasını bir araya getirmeye uğraşıyor. Onu ikiye ayıran neydi?...






Yorumlar