Mezarımdan size hoşgeldiniz diyeceğim.

05 Kasım 2007  

 

Kürsüye çıktı. Gözlerini camiyi dolduran kalabalığa çevirdi. Öyle bir bakıyordu ki herkes onun kendisiyle göz göze geldiğini hissediyordu. Uzun uzun seyretti. Kalabalığın üzerine çökmüş bir yeis, bir ümitsizlik gördü.

Oysa o ümidini hiç bir zaman yitirmeyenlerdendi. Kelimeleri tek tek seçerek, ağır ağır, tane tane konuşmaya başladı: “Zaman durmadan deveran ediyor, dönüyor.

Gündüzler geceleri takip ediyor. Geceler gündüzlerin arkasından süratle geçiyor. Ve zaman müstakim bir hat gibi gitmiyor. Bugün birilerine bayram yarın başkalarına bayram. Bugün birilerine sevinç yarın başkalarına sevinç.

Bugün derenin dibinde emekleyenler yarın zirvelerde gezmeye namzet.

Zaman kurak ve çorak olabilir, ama bu zamanın bağrına ekilen cennetlerden daha kutsi gözyaşları yarını cennetlere çevirecektir.” O büyük zata bu sözleri söyletenin ümit olduğundan hiç şüphe yok. Görüyor gibi söylemiş. Bir televizyon ekranından izliyor gibi söylemiş. Yaşıyor gibi anlatmış. Nitekim söylediği gibi de olacaktır. Çünkü hayatın kanunu bu.

“Sivrisinek tantanasını kesse, bal arası demdemesini bozsa, sizin şevkiniz hiç bozulmasın. Hiç teessüf etmeyiniz. Zira kainatı nağamatıyla raksa getiren hakikatin esrarını ihtizaza veren ilahi musiki hiç durmuyor. Mütemadiyen, devamlı güm güm eder.”

“Geçmiş zaman, mazinin tarlası şimdinin aynasıdır. Geçmişte atılan tohumlar geleceğin tarlasında çiçek açar meyve verir.”

Gördü ki bazıları onu dinlemiyor. O da yüzünü onlardan çevirdi ve şöyle bitirdi sözlerini: “Neden dünya herkese terakki, gelişme dünyası olsun da yalnız biçim için tedenni, gerileme dünyası olsun. Öyle mi? Madem böyle düşünüyorsunuz işte ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum. Müstakbeldeki, gelecekteki insanlarla konuşacağım:

Ey üç yüz seneden sonra yüksek asrın arkasına gizlenmiş ve Nur’un sözünü dinleyen ve gizli bir nazar ile bizi izleyen, gözleyen Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tahirler, Yusuflar, vesaireler… Sizlere hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız. Doğru söyledin, sadakte deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu çağdaşlarım varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek geleceğinize uzanan haberleşme hatlarıyla sizin ile konuşuyorum.

Ne yapayım acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet gibi bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen tohumlar zemininizde çiçekler açacaktır. Biz hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki, mazi kıtasına geçmek için geldiğiniz vakit mezarımıza uğrayınız. O bahar hediyelerinden bir kaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tembih edeceğiz, bizi çağırınız. Size ‘hoşgeldiniz’ diyeceğim ve siz onu duyacaksınız!”

Nuh Gönültaş / Bugün Gazetesi
04.11.2007

Yorumlar