Şehrin Uzak Bir Yerinden…

15 Ekim 2007  

Ramazan Ayının gelmesiyle birlikte iki zıt manzara dikkatimi çeker hep. Birincisi Ramazan’ın ruhuna uygun olan, yardımlaşmayı, paylaşmayı esas alan iftar çadırlarıyla, yardım dernekleriyle, ziyaretlerle, ibadetlerle ortaya çıkan olumlu manzara; diğeriyse Ramazan’ın ruhuna tamamen zıt olan, israfın, lüksün her türlüsünün yaşandığı, gündüz bir şey yiyip içmiyor olmanın kazasının iftarda abartılarak fazlasıyla çıkartılmaya çalışıldığı olumsuz manzara.

Yakın zamanda değerli bir yazarın da makalesinde çok güzel bir şekilde izah ettiği gibi, kapitalist zihniyet Ramazan Ayı’nı da kendisine âlet etmeye çalışıyor günümüzde. İftar ve sahur vakitleri bile reklâm aracı olarak kullanılmaya başlanmış durumda malesef. Ortalama bir kişinin bir haftalık yiyeceğine karşılık gelen miktarı bir iftar bedeli olarak belirleyen ve iyi de müşteri çeken lüks iftarlar da bu anlayışın sonucu olsa gerek. Tüketim kültürü bir taraftan Ramazan Ayı’nı kendisine âlet etmeye ve dönüştürmeye çalışırken, diğer taraftan dindar kesimi şehir hayatının en merkezine, eğlence ve alışveriş mekânlarının önlerine taşımaya çalışıyor. Nimetlerin değerinin anlaşılması açısından en feyizli ay olan Ramazan’da bile insanlar modernitenin israf ve eğlence tuzağına düşebiliyor.

Oysa Kur’ân’a baktığımızda şehir hayatının merkezine dalanlara değil, şehrin uzak yerinden gelenlere vurgu yapıldığını görürüz. Meselâ Kasas Sûresi’nde şöyle bir âyet geçer: “Derken şehrin uzak tarafından bir adam koşarak geldi. Dedi ki; ‘Ey Musa, ileri gelenler seni öldürmek için hakkında danışıyorlar. Çık, git. Muhakkak ben sana öğüt verenlerdenim’”1 Yine Yasin Sûresi’nde, “Derken şehrin uzak bir yerinden bir adam koşarak gelip: ‘Ey kavmim, resûllere tabi olun’ dedi”2 şeklinde bir âyet geçer.

Bu âyetlerde de görüleceği gibi, hidayete eren kişilerin şehrin uzak yerinden gelmiş olmaları özellikle vurgulanmaktadır. Her kelimesinde hikmet yüklü olan Kur’ân-ı Hakîm’in bu vurguları boşuna yaptığı düşünülemez elbette. Zira İslâmiyete ilk tâbî olanlar da Mekke’de şehrin merkezine hâkim olanlar değil, şehrin merkezinden uzakta olan fakir ve zayıf kimselerdi. Unutmayalım ki, o zamanlarda, müşriklerin derdi de aslında atalarının dinleri değildi. Putlar vasıtasıyla Mekke’nin merkezinde, Kâbe’de ellerinde tuttukları ticârî hayatın ellerinden çıkmasıydı korktukları. Ama şehrin uzak yerindeki insanlar belki de bundan ötürü daha kolay iman edebilmişlerdi. Sosyal hayatın derinliklerinde kayboldukça sosyal baskılar sonucu insanların hakikatleri savunmaları daha zor oluyor galiba.

Günümüz sosyal hayatını düşünürsek, acaba bugün dinini yaşamaya çalıştığı için dışlansa da, istikrarlı ve kararlı duruşundan taviz vermeyen, sebat üzerinde olmaya devam eden kişileri mi çağrıştırıyor şehrin uzak bir yerinden gelen adam? Demek ki tarihin birçok devrinde dinini yaşayanlar şehirden uzaklaşmak durumunda kalmışlar. Bediüzzaman’ın hayatını şehirden uzakta bir mağarada geçirme arzusu ve Risâleleri Barla gibi bir köyde telif etmeye başlaması, genellikle şehir dışında mekânları tercih edişi de bu noktada dikkate değer bir durumdur.

Günümüzde dindar kesimin dünyevîleşmeden etkilenmesi sonucu, “Biz de her yerde olmalıyız, lüks ve gösterişli iftarlar da bizim hakkımız, şehrin göbeğindeki eğlence mekânları da…” derken, dindar insanlar hiç olmamaları gereken yerlerde boy gösterirken, hatırlarına ‘şehrin uzak bir yerinden’ koşarak gelen adam gelir mi acaba? Sahi o adam neden şehrin uzak bir yerindeydi? Ve neden koşarak geliyordu?

Bugün fiilen şehirden ayrılmak mümkün olmayabilir ancak şehrin cazibesini kalbimizden çıkararak, ondan kalben ayrılmak mutlak bir gereklilik olsa gerek. Zira günümüzde dine hizmet için dünyaya dalmaya değil, şehrin tâ öbür ucundan heyecanla koşmaya ihtiyaç var.

Dipnotlar:
1- Kasas Sûresi, 20
2- Yasin Sûresi, 20

Hasan Yükselten / Yeni Asya Gazetesi

Yorumlar

"Şehrin Uzak Bir Yerinden…" için 1 yorum

  1. angel on 16 Ekim 2007 09:06 ]

    Çok istifade ettiğim bir yazı. Dünyevileşme malesef herkesi etkiliyor bir şekilde. Allah Razı olsun…