Gül ve Diken, Gelenler ve Gidenler
30 Ağustos 2007

Osmanlı, “cihan hakimi” bir devletti.
En haşmetli çağını Yavuz Sultan Selim’le yaşadı. Yavuz, “dünya bir sultana çok, ikisine az” diyecek kadar kudretli bir padişahtı…
Kanuni döneminde devletin azameti öyle bir zirveye ulaşmıştı ki, sultan bol keseden, halklara ve milletlere ayrıcalıklar –ki sonradan onların çoğu Türk milletinin önüne fatura olarak kondu- veriyordu.
İşler o kadar rutine binmişti ki, hayatın temel yasası olan “tağayyür ve tebdil” (değişim ve başkalaşım)in gelip bir gün devleti alaşağı edeceği akıllara bile gelmezdi.
Hatta 1700’lerin başında Fransa’da verilen bir resepsiyonda, “Osmanlı’nın insan eliyle yıkılıp yıkılmayacağı” tartışılmıştı.
Unutulan bir şey vardı:
“-Kullu men aleyha fân!” (Rahman/ 25) (Yeryüzündeki her şey fanidir)
Evet her şey fani, her şey geçici idi. Geçici olmayan tek şey “değişim”di. Atomdan galaksilere ve evrene kadar her şeyde bir değişim vardır. Ve değişimin yönü kesinlikle olgunluğa doğruydu.
Osmanlı için “Devlet-i Ebet-Müddet” denirdi. Yıkılmaz sanılırdı.
Oysa her şey; insan, fikir, yıldız, kainat… her şey baş döndürücü bir hızla, kendisine takdir edilmiş olan kemale doğru hızla değişiyordu. Kemale eren ya yok olur ya başkalaşırdı.
Kelebeğin kozay, kozanın kelebeğe dönüşmesi gibi sonsuz bir dönüşüm içerir bu evren.
Osmanlı da değişecekti ve değişmek zorundaydı.
Ama o kendisini değiştirmedi, yapısını, zamanın rağbetlerine uyduramadı. Bilgiyi ıskaladı.
-Mamafih, bizim yurtlarımızda bilginin üretilemez hale geldiği zamanlar çok önceden başlamıştı. Son bilim adamımız Ali kuşçu Fatih zamanından sonra ölmüştü.-
Diğer İslam yurtları gibi Osmanlı da bilgiyi üretmez hale gelmişti. Bilgi üretme kurumları malayani, gereksiz tartışmalar, haşiyeler ve tahşiyelerle meşguldü.
Osmanlı idarecileri Avrupa’nın aydınlanmasını göremediler, yahut küçümsediler. Bu aydınlanmanın bilgiye, bilginin güce dönüşeceğini kestiremediler.
Bütün değişimleri değişmez kılan; insanları ve kurumları değişimin yıkıcı etkisinden koruyan yegane ‘iksir’in bilim olduğunu bilemediler. Bilemediler diyorum çünkü, sonunda Osmanlı kelebeği Türkiye kozasına dönüştü…
Türkiye tam 80 yıldır kozada idi…
Ve zamanı geldi. Artık kozayı parçalayıp dışarı çıkma mevsimidir. Hiçbir şey ila nihaye aynı hal üzere kalamaz ki zeten..
Tahmin ediyorum, Cumhuriyet Başyazarı İlhan Selçuk’un “Gel – Git” ile anlatmak istediği bu!
Türkiye’nin kendi kozasında uyuyor olmasından memnun olanlar bilsinler ki, o artık kabuğunu yırttı.
Çünkü bahar geldi, Gül mevsimidir artık. Bülbüllerin şarkı söyleyeceği, kelebeklerin o nağmelerle ritim tutacakları mevsim!
Elbette Sayın Selçuk’un söylediği tamamen doğrudur. Tarih bir gelgitler ırmağıdır. Nitekim, Türkiye’de şu an, “onun temsil ettiği zihniyetin ve o zihniyetin oluşturduğu hayat tarzının” gitme zamanıdır. Kozanın kaosundan kurtulma zamanıdır.
Onun temsil ettiği “ ‘Keyfi’, ‘Küfri’, ‘Cebri’ ve ‘Askeri’ zihniyet”in 70 yıllık uygulaması sona erdi. Çok şükür kozadaki ruh sağ salim bahara erdi…
Deve dikeni gibi milletin ayağına batan ve milleti canından bezdiren bir dönem sona erdi.
Elbette mevsim bahardır. Ve baharlar bazen kış çetinliğini de yaşatır. Ama bahardır artık.
Suya cemre düştü. Ardından toprağa düşer… Ve işte o zaman Rumeli bostanları ve Asya tarlaları bizim sularımızla gül açar, meyveye durur.
Evet birileri için gitme vaktidir….
Kanunların keyfe keder uygulandığı,
Bu keyfiliğin, milletin din, iman ve kültürünün aleyhine (yani küfri) kullanıldığı,
Bunun da cebren uygulandığı,
Cebrin yetmediği zamanlarda ise askerin iğva edilip milletin üzerine gönderildiği bir dönem gitmeye hazırlanıyor…
İşte gitmesinden rahatsız oldukları buydu… Bu millet hep kozada kalsın istiyorlardı. Çünkü “rencide olur dide-i huffaş ziyadan… “
Şimdi ne geldi!
Onu zaman gösterecek elbet. Ama ben hissediyorum asım nesli geldi, üstadın eyyamı geldi gül devşirme mevsimi geldi.
Gül muhabbet sembolüdür.
Gül muhabbet sembolüdür ama dikeni de vardır. Zaman gösterecek derken biliyorum ki hiçbir şey çabasız olmaz.
Eğer biz bahar geldi diye yan gelip yatarsak, bahar komşuların bağlarına bahçelerine gelir. Biz de seyrederiz.
İşte bekliyoruz. Gülün rayihası, güzelliği ve kültürümüzde temsil ettiği mana mı bizi kuşatacak, yoksa geçiciliği ve dikenleri mi sinemize batacak, onu bilemiyoruz.
Bunu ceht ve gayretimiz gösterecek…
Biz, gülün ‘seriyyutte’sir’ olduğunu biliyoruz. O illa da çevresine koku ve renk verir. Sa’di’nin güle dair çağrışımıyla yeni cumhurbaşkanımıza “Hoş geldiniz” diyelim:
“Gil-i hoş-buy der hemmam ruzî/ Resed ez dest-i mahbubi be-destem. /Bedu goftem ki muşki ya ağabeyri / Ki ez bu-yi dilaviz-i tu metsem…….”
“Bir gün hamamda sevgili bir dost bana bir parça kil uzattı. Kili alıp kokladım. Misk gibiydi amber gibiydi. Bir tuhaf oldum, mest oludum. Dedim ki a güzel çamur parçam benim. Bu ne güzellik, bu ne koku, aklımı başımdan aldın. “
“Dedi ki o kil, a güzel dost, ben pir çamur parçasından başka bir şey değilim. Ama bir müddet gül ile oturmuşluğum ve onun dibinde barınmışlığım oldu.b O gülün kemalinin kosudur bana sinen. Onun güzelliği ve onun kokusudur…”
Sayın Gül, gül mevsimidir.
Bu kahraman millet, şu güzel ordu, şu münbit arazi seni bekliyordu. Müslüman Türk halkı yana yakıla anasını arayan kuzu gibi meleyip duruyordu…
Topla bizi
Devşir bizi
Derle bizi.
Hacı Bektaş Veli’nin deyişiyle.
Derle bizi ki, bir olalım iri olalım diri olalım…
Mehmet Ali BULUT
Sonsaniye.net
29.08.2007






Yorumlar