Firavun İnadı

Edebiyat fakültesinde öğrenciyiz. Sınıf arkadaşım merhum Mehmet Ali Şeref ve Ömer’le yollara düştük. Tekirdağ’a gidecek, oradan trenle Uzunköprü’ye sonra Edirne’ye ulaşacağız.
Tekirdağ otobüsünde yanımıza Karadenizli bir beyefendi oturuyor. Bizimkiler duramıyor, başlıyor irşad ve tebliğe. O dönemler öyle. Mutlaka bir girizgâh bulunur, mukteza-yı hal ve makama mutabık olup olmadığına bakılmaksızın bir şeyler anlatılırdı. Cam kenarından bizimkilerin gayretkeşliğini gözlemliyorum. Birisi sözü Firavun’a getiriyor. O günlerde Zafer Dergisi, Firavun’un cesedinin çürümeyip, ibret için korunduğunu ve bunun da asırlar önce Kur’an ayetinde anlatıldığını neşretmiş. Bizimki bu muhteşem manzarayı naklederken kendinden geçiyor. Ancak o ana kadar şaşkın bakışlarla arkadaşı dinleyen vatandaş, inanılmaz bir yorum getiriyor: “Ula uşağım, bu Firavun dediğin adam şehittir.” deyiveriyor. Hepimiz şoktayız. Musa Aleyhisselam’ı, onun Firavun’a karşı verdiği mücadeleyi ta baştan anlatıyor arkadaş. Adam dinliyor; daha doğrusu dinler gibi yapıyor ve biraz önce verdiği yanlış hükmün doğru hüccetini açıklayıveriyor. “Suda boğulan şehittir.” “Doğru, suda boğulan şehittir; lakin bu Firavun, Musa’ya ve onun Rabb’ine isyan etmiş. Kızıldeniz ikiye ayrılıp Musa’ya “geç” dedikten sonra nehrin sularına kapılıp gideceğini anlayan Firavun secdeye kapanmış; lakin…” der demez, adam bir hamle daha yapıyor: “Uşağım ben demedim mi size bu herif şehittir. Bak secdede ölmüş.” deyiveriyor.
Çileden çıkmak üzereyiz. Karşımızda, yanlış bir hükmü doğru delillerle teyit etmek isteyen bir adam var. Biz ne desek diyelim, adam bizi en baştan verdiği hükme ikna etmeye çalışıyor. Her neyse; bizimkiler hizmet aşkıyla son bir hamle yapıyor ve Kur’an’ın anlattığı Firavun kıssasını bir kez daha naklediyor, bir kez daha özetliyor hadiseyi ve Firavun cesedinin sergilendiği müzeye kadar getiriyor. Adam, bu sefer daha sakin. Kazasız-belasız yapılan son özetten sonra arkadaş diyor ki: “Kur’an’ın müjdesini teyit edercesine bugün filan müzeye gitseniz binlerce yıl önce ölen Firavun’un cesedinin çürümediğini görürsünüz.” ‘Bu sefer tamam’ deme kıvamındayız. Ne var ki otobüste rastladığımız şirin; ama bir o kadar da cin ve hin olduğunu düşündüğüm amca, yeni bir delil bulmanın sevinciyle son noktayı koyuyor: “Ula uşağım ben size sabahtan beri ne diyorum; bu adam şehittir. Bak işte adamın cesedi bile çürümemiş. Tabii ki çürümez; çünkü şehit cesetleri korunur.” deyiveriyor.
Artık tahammül sınırı bitiyor burada. Bizimkiler; “Neyse bey amca, yorulduk; istersen konuşmayalım.” deyip başlarını yola çeviriyorlar. Şaşkınız, yorgunuz; çünkü inanılmaz bir gerçekle karşı karşıyayız. Cem Yılmaz’ın tabiriyle, ‘bir Karadeniz fıkrasında rol almış’ durumundayız. Adam, hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecek tuhaf bir iddia atıyor ortaya. İddia saçma, deliller doğru.
20 yılı aşkın bir süredir bu hadiseyi hatırladıkça merhum Mehmet Ali’nin tebessümü kadar Deli Ömer’in asabiyeti gelir aklıma; bir de peşin hükümlü olmanın nasıl zorlama yorumlara neden olacağı. Bugünlerde sıkça yâd ediyorum bu hadiseyi; çünkü birileri uzaktan bakınca mantıklı gibi gelen, en azından genel hissiyata münasip düşen şeyler söyleyerek ülke gerçeklerini gizliyor. Düşman ilan ettiği kişileri bir kerecik olsun insafla, iz’anla dinlemiyor. Peşin hükümlülük firavun inadı gibi. Ne desen nafile! Birinin ak dediğine birinin kara demesi şart sanki. “Öteki”nin söylediği hiçbir şeyi duymadan, dinlemeden birileri, önyargıyı teyit edecek delil arıyor. Dolayısıyla gerçeğe ulaşmak, en azından asgari müştereklerde buluşmak mümkün olmuyor. Oysa bugünlerde ortak paydalarda buluşmaya ihtiyacı var bu ülkenin; inatlaşmaya değil…
Ekrem DUMANLI
17.07.2007
Etiketler:
Benzer Yazılar ...
abdullah erdin
13 Ağustos 2008 12:44
Bir karadenizli olarak çok güldüm…doğrudur aynen hatta fazlasıyla yaşanmıştır eminim…çünkü iyi biliyorum ki bu ve dahası , cem yılmazı yolda yaya bırakacak hemşehrilerimiz vardır…kimisi hala Trabzonda yaşar kimisi ülkemizin ve dünyanın çeşitli yerlerine yayılarak bu tip önyargı ve nüktedanlıklarını gittikleri yerlerde sürdürmektedirler…laf anlatmak da zordur ihtiyar olanlarına…bir dostum gürcistana gitmişti de dönüşünde sormuştum nasıl insanlar diye…” lazın hristiyanı ” demişti…ben de ” yapma be abi , biz lazın müslümanıyla zor başediyoruz , siz hristiyanıla nasıl başa çıkıyorsunuz ” demiştim…karadenizliler gerçekten de çok hoş , nüktedan ama bir o kadar da inatçıdırlar…” işlenmesi zor ama işlenince de güzelliği ortaya çıkan granit gibi ” diye bir benzetmede bulunmuştu bir dostum…!
ayşe
13 Ağustos 2008 22:46
hem komik hemde büyük bi şaşırtmaca … hacı bektaş kuranın bi ayetinin yarısını söylemiş namaz kılmayın demiş yani la takrabussalat(namaz kılmayın) demiş ve entüm sükera ( sarhoşken) demeyi ihmal etmiş…ona benziyo bi karadenizli olarak milletimin cahilliğine üzüldüm