Rektörler Siyaset Üniversiteler Can Derdinde

16 Nisan 2007  

69486030_742f8d0635.jpg

Nevada Üniversitesi’nden Prof Dr. Yunus Çengel’in YÖK ve Türkiye Üniversiteleri üzerine yaptığı yorum:

Türkiye, çok bakımdan bir gariplikler ülkesi olmaya devam ediyor. Modern dünya, üniversitelerinde dünyanın geleceğini tartışır, yerel ve global problemlere akıl ve bilim ışığında çözüm üretir ve iş dünyası veya siyaset liderlerine yol haritası çizerken, Türkiye’deki üniversitelerde en çok tartışılan şey üniversitelerin kendileridir.

Nedense üniversitelerimiz bir türlü “tartışılma” kısırdöngüsünü ve yozlaşan kurumlar imajını aşıp “tartışan” ve ufuk açıcı fikirler üreten kurumlar konumuna geçememiştir. Kampüs içindeki düşünce ve ifade özgürlüğünün kampüs dışındakinden bile az olduğu ve öğretim üyeleri konuşup yazarken soruşturma giyotininin soğukluğunu enselerinde hissettiği bir ortamda üniversitelerimizin Nobel ödülleri almak şöyle dursun yeni fikir, san’at ve teknoloji üretme ve geliştirmede ciddi bir konumda olmalarını beklemek herhalde biraz hayalcilik olur. Üniversitelerimizin genel olarak “ileri lise” seviyesini aşamamasına ve dünya sıralamalarında yer bulamayışına değil, ortaya çıkan bu aşağılayıcı tabloya şaşıranlara şaşmak lazımdır.

Modern dünyada üniversiteler bilgi-toplumu ve bilgi-ekonomisinin oluşumunda merkezî rol oynamıştır ve oynamaya devam etmektedir. Otoriter ve statükocu toplumlarda ise üniversiteler geleceğe ışık tutan dinamik kurumlar değil, geçmişin karanlıklarında gömülüp kalmış ve değişim ve gelişimi bloke etme saflarında yerini almış köhne kurumlar görünümü vermektedir. Üniversitelerin modern dünya standartlarına çıkması için yapılması gereken ilk şey önyargılardan arınıp modern dünyadaki uygulamaları referans almak ve genel akıl ve bilimi rehber edinmektir.

Dünyada herhalde duvarları “Hakiki mürşit ilimdir” levhalarıyla donatılmış bizden başka bir ülke yok. Okullarımızı gezen ve Türkçe bilen bir ziyaretçi bu levhalara bakıp zanneder ki Türkiye’de okullarda bilimin rehber edinilmesi genç dimağlara kalıcı bir şekilde işleniyor. Nereden bilsin ki duvarlar arasında bunun tam tersi yapılıyor ve zihinlere ideolojik ezberler ve bize özgü “değişmez ve sorgulanamaz doğrular” kazınıyor. Böylelikle taze zihin fidanları bilimle sulanarak serbest düşünce zemininde geliştirilme yerine adeta dumura uğratılıyor ve işlevsiz hale getiriliyor. Okulları bir atölyeye çeviren bu yaklaşımı torna tezgahlarının hakim olduğu sanayi devrinde anlamak mümkündü. Ama artık bilgi çağını yaşayan dünyamızda çağdışı kalmış bu yaklaşım iyice sırıtmaktadır ve Türkiye’yi düşünce özürlü bireyler ülkesi haline getirmektedir.

Rektörlerin siyasi nutuk atmada üzerine yok

Örnek olarak rektörlerin üniversite açılışlarında yaptıkları konuşmalara bakmak yeterlidir. Ufuk açıcı olması gereken ve başlamakta olan yeni akademik yılda adeta üniversite camiası için kamçılayıcı bir yol haritası olması beklenen konuşma metinleri, artık duymaktan gına getirdiğimiz ezberlerle yüklüdür ve gelecek yılki açılış konuşmalarında rektörlerin ne diyeceğini bilmek için bir kahin olmaya gerek yoktur. ABD’de ise rektörlerin açılış konuşmaları birer hesap verme ve yol gösterme manifestolarıdır. Tüm öğretim üyelerinin davet edildiği bu tür konuşmalarda, geçen yılın hesabı verilir, üniversite kaynaklarının nereye harcandığı izah edilir ve kayda değer başarılar özetlenir. Devam eden heyecan verici proje ve faaliyetler anlatılır ve üniversitenin başlamakta olan yıldaki hedefleri ve öncelikleri ilan edilir ve bu hedeflerin yerelde halkın ve genelde ülkenin beklentileriyle nasıl uyuştuğu izah edilir. Bu tür toplantılara sadece üniversite camiası değil, iş dünyası ve halktan ileri gelenler de katılır; çünkü üniversitelerin ajandaları onları da yakından ilgilendirir. Zaten toplum ile bütünleşmiş ve topluma akıl ve bilimi rehber edinerek hizmet verme şuuru gelişmiş kurumlardan beklenen de budur.

İkinci bir örnek vermek gerekirse, laiklik modern dünyanın temel değerlerinden biridir ve temel insan haklarından olan din ve vicdan hürriyetinin bir garantisidir. Yargıtay Başkanı Osman Arslan’ın 6 Eylül 2006’da adlî yılın açılış konuşmasında ifade ettiği gibi “Laiklik dinin devlet işlerine, devletin ise din işlerine karışmaması, birbirinden ayrılması anlamına gelir… Laik devlet, bütün dinlere ve mezheplere aynı uzaklıktadır… Ne insanlar tarafından oluşturulan kurum ve kuruluşların ne de devletin dini olur.” Modern dünyanın laiklik anlayış ve yaşayışını doğru olarak yansıtan ve bu konuda uzman tüm bilim insanlarının rahatlıkla mutabık kalacağı bu tanıma göre bünyesinde dev bir din teşkilatıyla din işlerine karışan ve dinler arasında açıkça ayrım gözeten bir ülkenin laiklik iddiası gülünçtür. 17 Eylül 2006 tarihli Sabah gazetesinin bilimsel bir rapora dayalı haber başlığında ifade edildiği gibi “Türkiye’de laiklik yok”. Dinin devlet kontrolü altında tutulduğu bir ülkede din ve vicdan özgürlüğünden bahsetmek akıl ve bilime sırtını dönmektir, olmayan bir şeyin bekçiliğini yapmak ise tam bir komedidir. Durum böyle iken üniversiteleri laikliğin kalesi ilan etmek ve laikliği koruma andları içmek tam bir garabettir ve üniversitelerimizde akıl ve bilim yerine hâlâ ezberlerin hükmettiğinin açık bir kanıtıdır.

Yargıtay başkanı ve diğer etkin kişilerce yapılan bu garabete son verme çağrıları ise sağır kulaklara düşmüş ve hatta “tartışılması sakıncalı” olduğu gerekçesiyle bazı etkin kurumların tepkisini çekmiştir. Türkiye’de akıl ve bilime sırt çevrilirken ve bilimin üretildiği temel zemin olan serbest tartışma ortamı rafa kaldırılırken üniversitelerimizin sergilediği suskunluk hayret vericidir ve üniversitelerin kendilerini inkarıdır. Daha da vahimi, bir üniversite üyesinin dayatmaları reddedip bu konuda fikir beyan etmesi veya araştırma yapması, akademik intihara eşdeğerdir. Kışla havasına bürünen bir üniversitenin ülkesine ve dünyaya vereceği bir şey olamaz. Her sabah çocuklarımıza tekrarlatıp durduğumuz “Türk’üm, doğruyum…” nakaratındaki doğruluk iddiasında samimi isek, duvarlarımızdaki “Hakiki mürşit ilimdir” levhalarını davranışlarımızı doğru olarak ifade eden levhalarla değiştirmemiz gerekir. Öyle görülüyor ki Batı dünyası “Hakiki mürşit ilimdir” sözünü yaşıyor ve onu her zeminde hareketleriyle yazıyor. Biz ise bu ve benzeri güzel sözleri duvarlara ve ezberlerimize hapsediyoruz. Batı dünyası bu sözün özünü yiyip hayata geçirirken, biz her zamanki gibi kabuğunu geveliyoruz. Fikir ve ifade hürriyetinin en temel insanlık hak ve hürriyeti olduğu modern dünyada, fikirlerden korkmak ve onların dile getirilmesini kanun ve cezalarla engellemeye çalışmak, fikirleri “tehlikeli” görüp bu görülmez düşmanlara savaş ilan etmek, hangi akıl, ilim ve izanla bağdaşır? Ve bilginin sınır tanımadığı bu iletişim çağında fikirlerin polisiye tedbir ve yasaklarla yok edilebileceğine hangi akıl sahibi inanır? Artık açıkça görülmüyor mu ki insanları birbiriyle kaynaştıran cehalet değil hakikat kıvılcımlarıdır ve onlar da fikirlerin serbestçe çarpışmasından çıkar. Acaba en büyük düşmanımızın fikir değil evham ve bizim yerlerde sürünmemize en büyük sebebin kökleşmiş saplantılarımız olduğunu ne zaman idrak edeceğiz? Fikir ve ifade özgürlüğü olmayan yerlerde gerçek üniversitelerin de olamayacağını ne zaman göreceğiz?

Türkiye’deki üniversitelerin dünya arenasında ciddi bir varlık gösterememesinin temelinde yatan diğer bir sebep de demokrasi yoksunluğudur ve yönetimin cumhuriyet kabuğu içinde saltanat özlü olmasıdır. Türkiye’de hakim bir zümre şeklî bir cumhuriyet içinde gizli saltanatlarını sürdürebilmek için imkanları sonuna kadar zorlamışlardır. En büyük yetkilerin halk tarafından seçilen bir başbakan yerine dayatmalarla meclise seçtirilebileceği hesaplanan bir cumhurbaşkanına verilmiş olması da bu düşüncenin bir sonucudur. Üniversitelerde YÖK ve rektör saltanatları hakimdir ve paylaşımcı yönetim neredeyse yoktur. Her fırsatta “cumhuriyetin yılmaz bekçileri” olduklarını ifade eden üniversitelerde cumhuriyetten pek fazla bir eser olmayışı ve hatta aykırı düşüncelere tahammülün dahi gayet sınırlı oluşu da incelemeye değer ayrı bir vakadır. Bana öyle geliyor ki bugün en hızlı cumhuriyetçi geçinenlerin büyük bir kısmı bir asır evvel dünyaya gelmiş olsalardı, saltanatın en hızlı destekçileri olacaklardı. Gelecekleri, bir kişinin iki dudağı arasında olan öğretim üyelerinin özgüvenle serbest araştırma yapması ve modern dünyadaki meslektaşlarıyla yarışması pek de kolay değildir. Dünya ülkelerine bakıldığı zaman gayet açık olarak görülür ki bir ülkedeki bilim ve teknoloji seviyesi, demokrasi seviyesi ile bire bir ilişkilidir. Bir ülke demokraside ne kadar ileri ise bilim ve teknolojide de o kadar ileridir. Bilim ve teknolojide lider olan ülkelerin demokratik hak ve özgürlüklerde de lider olmaları tesadüf değildir. Hatta denilebilir ki demokrasisini dünya standartlarına yükseltemeyen bir ülkenin eğitimini bu standartlara taşıması mümkün değildir. Eğitim konusundaki tüm gayretleri ve hatta “reform” olarak takdim edilen büyük projeleri de akim kalmaya ve ölü doğum yapmaya mahkumdur. Mevsim kış kaldığı sürece bol mahsul bahçelerde değil, ancak hayallerde görülür; tohumlar kaliteli, gübre bol olsa bile.

Çok kez üniversitelerin gerçek hayattan kopukluğundan ve öğretim üyelerinin varlık gösterememelerinden şikayet ediyoruz ve her fırsatta üniversiteleri eleştiriyoruz. Ama aslında Türkiye’de sanki sistem üniversiteleri pasifize etme ve onların bir varlık göstermesini önleme düşüncesi üzerine kurulmuştur. Akademik unvanların verilmesinde neredeyse tek kriterin yayın -bilhassa yabancı yayın- olması, danışmanlık önüne ciddî engeller ve sınırlamalar konulması ve piyasaya verilen hizmetin dikkate alınmaması ve hatta soruşturmaya sebep olabilmesi, bunun göstergesidir. Bu durum öğretim üyelerinin aslî görevlerini bir kenara bırakarak bir nevi “yayıncılık oyunu” oynamasını netice vermiştir. Dünyada birçok değişim üniversitelerden ve üniversitelerdeki serbest düşünce ortamından kaynaklanmıştır ve öyle görülüyor ki Türkiye’deki statükocu düşünce buna meydan vermemek için üniversitelerin cılız kalmasını bilerek planlamıştır.

Türkiye’nin tüm dertleri sonunda “özürlü” demokrasiye ve “sınırlı” kişisel hak ve özgürlüklere ve muasır medeniyet yerine modası geçmiş ezberlerin esas alınmasına dayanır. Türkiye, bu eksiklikleri aşıp hür dünya ile bütünleşmeden ve sözde değil özde “demokratik” bir ülke olmadan dünya standartlarında modern bir üniversite sistemine sahip olamaz. Türk üniversitelerinin dünya sıralamalarında bir varlık gösterememesi, üniversitelerin kendilerinden ziyade oturdukları zeminden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de üniversitelerin gerçekten modern dünya standartlarına ve layık oldukları mevkilere çıkması isteniyorsa, işe üniversitlere kaynak aktarımı ile değil, bu zemini özürsüz demokrasi ve en geniş kişisel hak ve özgürlüklerle takviye etmekle başlamak gerekir. Göz kamaştıran gökdelenler ancak sağlam temeller üzerine bina edilebilir.


Etiketler:
index

Benzer Yazılar ...

Yorumlar

"Rektörler Siyaset Üniversiteler Can Derdinde" için 2 yorum

  1. ERSİN ZENGİN
    19 Nisan 2007 16:48 

    eğer hayatımızı Allah rızası temeli üzerine inşa edersek herşeyimizi kaybetsekte Allah-u teala hep yanımızdadır.ne yazıkki temelleri boş insanlara…GÜN GELECEK ELLERİNDE AVUÇLARINDA HİÇBİR ŞEY KALMAYACAK VE ÇOK PİŞMAN OLACAKLAR NE YAZIKKİ İŞ İŞTEN GEÇMİŞ OLACAK..ALLAH HİDAYET VERSİN..selam ve dua ile

  2. ahze21
    21 Nisan 2007 12:22 

    elalemin yazari bile taa oralardan goruyor bizim ic sorunumuzu da bizler goremiyoruz.. yuh desem kusura bakmazsiniz insallah.