Film deyip geçme, içinde ne çok şey var!-Haşmet Babaoğlu

24 Mart 2007  

“Zenginlerin taşlanıp soldurulmuş bir tişört ve bol, özensiz bir pantalon giyip kendisini yoksullar arasına salıvermesi rahatlık arayışı mı, yoksa parayı ve şıklığı hor görme züppeliği mi?”

Böyle sordu arkadaşım.

Ne o dedim, Hırsız filmini mi gördün?

“Tam üstüne bastın” dedi arkadaşım gülerek.

Hırsız…

Hani şu sıralarda gösterimde olan, başrollerinde sahtekâr edalı yakışıklı Jude Law, Robin Wright Penn ve güzelim Julliette Binoche’un oynadığı film!..

Filmde zengin, liberal, kültürlü mimar Will, besbelli ki her biri marka fakat alabildiğine salaş giysilerle dolaşıyordu.

Ama mimarlık bürosunu açtığı yoksul mahallede yaşayanların giysileriyle onun giysileri arasındaki benzerliğe rağmen “samimiyet” ve “mecburiyet” farkı dikkatli sinema izleyicisinin gözünden kaçmıyordu.

Oysa filmin öyküsüyle bire bir ilişkisi yoktu bütün bunların…

Küçücük bir ayrıntıydı uzaktan bakıldığında.

***

Bir film anlattığı öyküden mi ibarettir?

İki saatliğine oyalanma amacıyla seyredenler için bile sadece öyküsünden ibaret değildir bir film.

Bir hayat tecrübesidir, gerçektir, bazen gerçekten bile daha gerçektir ya da öyle gelir.

Bazen tam aranan hayaldir.

Bazen kişisel bir hesaplaşma olup çıkar.

Bazen de yepyeni bir tanışma!

Dolayısıyla “Haşmet sinema eleştirmeni kesildi başımıza, ikide bir film yazıyor” diye düşünen varsa, yanılıyor.

Sinemadan söz ediyorum sık sık, doğru.

Çünkü hayatı yazmaya çalışıyorum.

Hem tanınmış psikanalist-düşünür Zizek de “bugünün dünyasını anlamak için sinemaya ihtiyacımız var; yüz yüze gelmeye cesaret edemediğimiz ne varsa, anlamak için sinemaya bakmalıyız” diyor ya…

Haksız mı?

***

Lafı asıl getireceğim yer başka!..

Onur Ünlü’nün Polis filmini seyrettikten sonra filmdeki bir sahnenin seyredenlerdeki akıbetini çok merak etmiştim.

Polis Musa Rami cami duvarına çöküp kendi kafasına silahını dayıyordu o sahnede.

Üzerinde bembeyaz takım elbisesiyle…

Birazdan silah patlayacak, bütün giysileri kıpkırmızı kesilecek, filmin akışı o sahneden sonra değişecek diye düşünüyordu insan.

Ama tam o sırada bir ses işitiliyordu.

Camide bir hoca Kur’an okuyordu. (Surenin anlamı beyazperdeye altyazı olarak yansıtılmıştı.)

Musa Rami son ayetten sonra silahını bırakıyor, kalkıp yoluna gidiyor.

İlk bakışta filmdeki yüzlerce sahneden sadece biriydi.

Etkisi gelip geçecek sanılabilirdi.

Ancak daha seyrederken öyle olmayacağını hissetmiştim.

Haklı çıktım.

Polis’in gösterime girmesinden bu yana birkaç gün geçti. Tanıdıklarıma soruyorum; en çok hangi sahneden etkilendin diye.

İlginçtir, özellikle bu tür sahnelere ve konulara uzak olanlar bile hiç duraksamadan cevap veriyor: “Kur’an okunan sahne vardı ya, o!”

***

Okunan Tekvir suresiydi…

Bu surenin benim gibi Arapça bilmeyenlerin bile etkileneceği bir musikisi ve mealinin bile çarpıcı bir şiirselliği vardır.

29 ayetten ibaret surenin başlangıcı kıyameti anlatır.

“Güneş dürüldüğünde/Yıldızlar kararıp döküldüğünde/Dağlar yürütüldüğünde/Kıyılmaz mallar bırakıldığında/Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında/Denizler ateş gibi kaynadığında/Nefisler eşleştirildiğinde…”

Böyle gider ve son ayet şöyledir: “Alemlerin rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz.”

***

O sahnede Tekvir suresinin altyazıyla verilmesi ve bunun sahnenin etkisini ikiye katlaması konusuna gelince…

Geçen gün okudum; kendisiyle yapılan bir söyleşide yönetmen Onur Ünlü “Bunun Türk sinemasında akıl edilememiş olduğuna inanamıyorum. Seksen senedir film çekiliyor, içinde Kuran geçen sahnelerde altyazı yok” diyordu.

Üzerinde durmaya değer bir nokta!

Haşmet Babaoğlu

Yorumlar

"Film deyip geçme, içinde ne çok şey var!-Haşmet Babaoğlu" için 2 yorum

  1. sizinti on 05 Nisan 2007 22:08 ]

    harika

  2. serefraz on 08 Nisan 2007 00:00 ]

    slm,
    bu film son dönemde seyrettiğim en orjinal ve kült olma iddiasında ki filmdi.Paylaşımın için teşekkürler…